Tag Archives: gezi

Kenardan Ağrı Güneye Doğru

d8e_8007-9
Hayatımda ilk defa bir haritanın içinde kendimi bu kadar canlı hissediyorum. Ve ilk kez bir coğrafyanın haritasını bu kadar yakından tanımanın mutluluğunu yaşıyorum. Soran olursa da sık sık dile getiriyorum.

Daha bu ülkeye geldiğim yılın sonunda bulunduğum haritasını, kıvrımlarını, yollarını, kasabalarını doğup büyüdüğüm yerlerden daha iyi bildiğimi ve yaşadığımı hissetmeye başlamıştım. Epey tuhaf bir duygu.

d8e_8026-13
Kişisel olarak baktığımda gece yatarken bilincimin son zerreleriyle sabah kalkarken de gözümü açıp bilincime kavuştuğumda konumumu bilmek gibi bir endişe dolanır içimde. Sağımı solumu, kuzeyimi güneyimi bilmek isterim.

Sosyal olarak bakacak olursak da bir yanıyla elbette ki normal; gezmeyi, keşfetmeyi sevmek, bir toprakta yeni olmak yer yer yerlisinden daha çok kazmak, deşmek demek olabiliyor, onlarca yılını geçirdiğin topraklardan daha iyi bilebiliyorsun artık yeni toprakları. Bir diğer yanıyla da her ne kadar ömrünü geçirsen de bazen olduğun yer sana yeterli imkân ve zamanı tanımıyor -ya da sen o zamanı ve imkânın tanınmasını sağlayacak noktada olmuyorsun- o sebeple tebdil-i mekânın nimetlerini kullanıyorsun. İşte biz de bulunduğumuz mekânda ve zamanda bu nimetleri olabildiğince kullanmaya çalışıyoruz ve bundan büyük bir zevk alıyoruz.

Çünkü ne zaman yollara koyulsak girmediğimiz yan sokak, çıkmadığımız tepe, inmediğimiz düzlük, geçmediğimiz yol bizi arkamızdan arkamızdan dürtüyor. O yüzden Ege’nin kıvrımlı kıyılarına benzeyen İrlanda’nın batı bölgelerinin her türlü girintisine çıkıntısına girerek, adalarına çıkarak,  ırmağından atlayarak, çayırlarında geceleyerek gezmeye çalışıyoruz. Dev bir coğrafya değil burası, kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dağlar kadar farklılıklar da yok. Ama aynı incelikte kumuna ayak bassam da o ayak bastığım yer daha önce bulunmadığım bir yerse benim için yeni ve heyecan verici oluyor.

dsc_2848-3

İşte bulutlar aralanıp da güneş göründüğünde İrlanda’nın gezegenle olan bağına şahitlik ederken bulutlar geri gelip de alçaldığında adada biz bize samimi bir ortamın oluştuğu günlerin birinde beklenmedik şekilde birkaç günlük bir boşluk elde edip biraz da adanın güneyiyle sosyalleşmek istedik. Ve Kerry’ye doğru sürdük atımızı.

In the merry month of August, From our home we started*

türküsünü tutturarak çıktık yola.

Yola çıkmadan çok az önce kabataslak bir plan yapmış olsak da ertesi gün nerede nasıl kalacağımıza nereye gideceğimize karar vermeden yollarda olduğumuz bir geziydi bu. Fırtına vardı hostele gidelim dedik, manzaramız hoşumuza gitti çadırımızı kurduk.

dsc_2887-3
From there I got away, Me spirits never failing
Landed on the quay just as the ship was sailing…

derken derken bir de baktık neredeyse Wild Atlantic Way’in sonunda, ülkenin en güneyindeyiz. Böylece ülkenin en kuzey noktası olan Malin Head’den en güney noktası olan Mizen Head’e kadar gitmiş olduk**.  Dingle’ın, Blasket Adaları’nın fokları, yunusları, balinalarıyla selamlaştık, Ring of Kerry’nin tüm güzel kasabalarından geçtik. Killarney National Park’ı içinde fink attık.

Ee güney nasıldı peki derseniz; daha turistikti diyebiliriz sanırım. Haliyle az daha canlı, biraz daha renkli, biraz daha pahalı. Yukarıda sokağa masa sandalye koyan kafeler neredeyse yokken aşağıda nüfus hafiften sokakları daha hareketli hâle getirmiş. Gerçi, ‘Sanki burası daha mı yağmursuz ne?’ diyecek kadar şanslı birkaç günde ağırlamıştı bizi.

dsc_2745-8

Donegal’den geldiğimizi söyleyince yerli olarak algılanıp yorgunluk verici tekrarlara gerek duymamanın ya da fazladan sohbetler, açıklamalar, yorumlar yapabilmenin mutluluğu hoş bir rahatlık verdi. Yeni yol tabelaları görmek, yeni isimler öğrenmek, başka aksanlar duymak, yeni yerel radyolar dinlemek güzeldi.

Yaz sonu civarı İrlanda’da seyahat ederken yolda Montbretia adı verilen harika turuncu çiçekler arasında ilerlersiniz. Sağlı sollu yol boyu uzanırlarken keyif almamak mümkün değil. Şöyle biraz da güneş ışığı geldiği anda ışıl ışıl bir manzara seyredersiniz. Öyle neredeymiş diye aranacağınız bir çiçek değil, gözden kaçırmazsınız ama Eylül ayı itibarıyla Temmuz’a kadar falan bir daha göremezsiniz. Ayrıca Ağustos sonu böğürtlenler fora olunca böğürtlen molaları olmadan o yolculuk yolculuk sayılmazdı elbette. Böğürtlen çalıları görünce mehteran misali ilerliyoruz.

dsc_2488-3

Sabahın köründe motor, insan sesleri ortama pek karışmadığı sıralarda beyaz popolarını sallayarak zıplaya zıplaya kaçan tavşanların arasında gitmek,  arabayı kenara çektiğinde yanındaki çite konan bir Robinle selamlaşmak, balinasından, yunusuna, fokuna, sabah uyandıran hoşsohbet kuşlarına kadar faunasıyla iç içe ilerlemek bizi eve dönmekten mütemadiyen alıkoysa da farklı köylerden kasabalardan geçip farklı yollara sapa sapa kuzeye döndük.

Wexford’a da gidip dönersek adayı güzelce düğümleyip paket yapmış olacağız. Gps hareketlerimiz bunu gösteriyor.

rainbow

*İlgili şarkı için bkz. Rocky Road to Dublin

** Coğrafi olarak Mizen Head İrlanda’nın en güney noktası değil, hemen yakınlarındaki Brow Head 9 metre ile Mizen’i geçiyor hatta ülke toprakları olarak değerlendirip de adanın adalarıyla beraber sayılınca işler değişiyor. Ama Malin-Mizen rotasında bisikletçiler ve yürüyüşçüler yardım etkinlikleri yapıyorlar ve gidilebilen yol, kuş uçuşu mesafe alınınca en kuzey ve en güney noktalar Malin ve Mizen olarak değerlendirilmiş. Bu şekilde bir gelenek olarak da devam ediyor.
Ayrıca ülkenin ve tüm adanın 1041 metre ile en yüksek noktası olan Carrauntoohil de County Kerry’de bulunuyor.

Fotogünlük #50 – Vadi

Posted on

Bugün Altan Gölü’ne doğru bir doğa yürüyüşü yaptık. Dönüş yolunda patikanın yanında ilerlerken yükselen tepeye hızla tırmandım ve beni bu mükemmel manzara karşıladı.

View by Özgün Özdemir on 500px.com

 Fotoğrafın büyük hali için; 500px

Marble Hill ve Manzaralı Kahve

   Maps of Ireland from 1849 Topographical Dictionary
Havanın nispeten sıcak olduğu bir İrlanda günü Marble Hill yoluna düştüm. Letterkenny-Dunfanaghy yolu bu bölgede en çok katettiğimiz yollardan biri. Bu bölgede yaşamayan biri için okurken öylesine birer yer adı olsalar da benim gözümde artık bir Balçova-Konak yolu kadar zihnimde yer etmiş, Donegal içlerine doğru dallanıp budaklanan keyifli bir güzergâh. Kafamıza estiğinde yollara düşüp o dallardan, budaklardan birine giriveririz.

Bu gezide de Google Maps’teki yollara koyduğumuz sarı çocuk gibi hissettim kendimi yine. Görüntüler, mütemadiyen geriye doğru kayarken zihnimin içindeki haritada an be an konumlanıyordu. Hastaneyi geçmiştik. Geçerken adını genelde içimden tekrar ettiğim Knocknamona Roundabout’a geldik. Tam gelmeden sola doğru Windy Hall ayrılıyor. Bisiklet sürmek ve yürüyüş için güzel bir ara yol. Mountain Top’u geçtikten sonrası daha da güzelleşiyor. Yolun sol tarafında Coolboy-An Cúl Buí adlı minik bir kasaba var. İsmi her defasında gülümsetir tabelayı görünce. Kilmacrennan’a vardığımda her geçtiğimde olduğu gibi yolun solunda kalan Lurgy River tabelasına gözüm çarptı. Biliyorum ki hemen sonrasında beyaz boyası, kırmızı kapı ve pencereleriyle Lurgyvale Thatched Cottage gelecek. 150 yıllık bir cottage. Bazen önündeki cepte patates, sebze, yumurta satan kamyonetler gelir durur. En son 30’lu çiftlik yumurtası 5 euro idi. Bazen de dondurmacı ya da patates kızartması vs. satanlar olur.

Lough Salt ve Lough Keel tabelaları gelecek birazdan. Yolun yine sola doğru devam eden kısmında Carraig an Dúin-Doon Rock geliyor. Outlander kitabı ve dizisinden sonra, -oradaki Craig na Dun her ne kadar İskoçya’da da olsa- bu isim daha da anlamlı geliyor artık. Oradaki kayalardan birine dokunup da 18. yüzyıl İrlanda’sına gidebilir miyiz acaba? Tam da klan şeflerinin göreve başlama törenlerinin yapıldığı yer. Dan diye bir törenin ortasına düşme ihtimalimiz ne olurdu? Sağ kalıp da deneyimlerimi yazıya aktarma şansım olduğunda, yazdıklarımı bir ulağa verip “An Post’un kurulmasını bekleyin ve bu yazdıklarımı 2015’e kadar muhafaza edin,” desem meselâ, Geleceğe Dönüş’te Western Union’un Marty’yi 1955’te tam olarak doktorun belirttiği koordinatta bulduğu gibi istediğim yere merap
edip iletirler miydi ki? İletirken de “Durum garip ama hava bugün çok güzel değil mi?” diye başlarlar mıydı acaba konuşmaya?

Neyse bulunduğum zamana dönüp haritada üzerinde sıçramaya devam edeyim ben. Creeslough’ya geliyoruz çünkü. Nedense burayı çok seviyorum. Hatta bir ara ‘acep burada mı otursak’ diye düşündük ama maalesef biraz romantik bir fikir olarak kaldı raflarda. Yine de oradan geçerken vakti zamanında bulduğumuz eve bakmadan edemiyorum. Creeslough’ya gelecek olursanız doğuya doğru inen yollardan ilerleyip Doe Castle’a gidersiniz. Ötesi mavi berisi yeşil sevimli bir kale. Peşinizden civardaki evlerin köpekleri koşturabilir ama ölmezsiniz sanırım. O civarda Wild Atlantic Camp adlı kamp alanı da bulunuyor. Ne bileyim karavanla, çadırla geleceğiniz tutar, orada konaklayabilirsiniz. Azıcık yürüyünce Duntally Wood’a da gidiyor. Şahsen böyle tesislerde kamp yapmayı tercih etmem ancak kısıtlı zamanda çadırımızı denemek için gelmiştik, çevreyi yürüyerek keşfetmek için de güzel bir fırsat olmuştu. Her neyse, önünden geçerken bu bilgilendirmeden ziyade kendi anılarım canlanmıştı zihnimde. Ards Friary ve Ards Forest Park var yolun sağında. Friary’nin arkasındaki ormanlık alan sonbaharda mantar peşinde koşmak için pek güzel oluyor, yeter ki patikadan ayrıl.

Köşedeki boyalı okula geldik, yolun dallarından birine girme zamanı: Marble Hill-Cnoc an Mharmair. Sheephaven Körfezi’nde bulunan mavi bayraklı kumsalı ile minik bir kasaba. Hava ılıktı ama bulutluydu, denize girmeyi planlamasam da gittiğimde denize giren insanlar görebileceğimi düşünüyordum sahilde. Nitekim kumsal yolunun kenarı normalden daha fazla arabaya park yeri olmuştu. Bu kumsal, civardaki diğer kumsallara göre daha az rüzgâr alıyordu ve denize girmek üzere aileler tarafından daha çok tercih ediliyordu. Yani normalden daha kalabalık, daha çok tercih ediliyor derken koca kumsaldaki toplam nüfus 20-30 arası idi. Akdeniz, Ege plajları gelmesin akıllara. Burada iğne atınca med cezirle birlikte okyanusa gidiyor. Suyun da ‘gel’ zamanıydı, ısınan kumun üzerine gelen deniz sığ kısımlarda yüzmek için görece elverişli oluyor. Zaten suyun derinleşmesi için epey açılmak gerekiyor ve elbette kesinlikle tavsiye edilmiyor. Evet ayağımı soktuğum su her ne kadar soğuk gelmese de denize girmeyecektim fakat kayalıkların üzerinde güneydoğu yönünde kalan Clonmass ve Gull adacıklarına bakarak keçilik yapmaktan da uzak durmazdım büyük ihtimalle.

shack 3

shack

Yolun sonundaki bu güzel sahilin kenarında minicik bir de kulübe-kafe var: The Shack. Rengârenk çiçeklerle dolu sevimli küçük bir bahçe içinde.. İrlanda’yı boydan boya geçip kuzeybatısına ulaşıyorsunuz. Sonra ara yollardan birine girip ucundan güzel bir kumsala çıkıyorsunuz. Ardından bu küçük kafeyi görüp lezzetli bir kahve içiyorsunuz. Hatta okyanusa nazır bir sandalyede affagato keyfi yapmak da mümkün. Bu, bir noktada değişik bir durum esasen. Çünkü buradaki plajlar ve plajların civarında çay bahçeleri, tesisler vb. olmuyor genellikle.
Duvardaki Yeni Zelanda kartpostallarını görünce sohbet etmekten alamadım kendimi. The Shack’ın işletmecesi Tom’un annesi Yeni Zelanda’lıymış. Kahve tutkusu da Yeni Zelanda’dan ve annesinden geliyormuş. Pek de güzel olmuş bence. Tom ve iş arkadaşı Mim’le biraz daha sohbet edip aynı harita üzerinde zıplaya zıplaya geri döndüm. 2015 yazında Marble Hill, Donegal’de son durum bu şekilde.

20150701_154834 IMG_20150701_154224 shack 2

 

Böğürtlen Toplamak ya da Toplayamamak İşte Bütün Mesele ‘Midges’!

Bulutların rüzgâra kuvvet kaçtığı, yağmurun bir yağıp bir durduğu, gökkuşağının şekilden şekle girdiği, giremeden yok olduğu bir İrlanda öğleden sonrasında ‘tak sepeti koluna haydi böğürtlen yoluna’ diye çıkıyoruz yola. Dallardan meyve yemenin mutluluğunu yaşadıktan sonra reçel ve şurup yapma niyetimiz var.

bogurtlen

Gartan Gölü çevresi çok uygun böğürtlen için. Bir yanımız göl, bir yanımız böğürtlenler, tepemizde çılgın bulutlar, farklı farklı kuş sesleri, sağda solda gezen salyangozlar, keyfimiz yerinde. İnceleye inceleye yavaş adımlarla dolanıyoruz etrafta.

Böğürtlenlerin üzerinde ‘Ya toplamayın yeaa’ diye tutunmuş ince bacaklı örümcekler volta atıyor, böğürtlenleri elini kana bulamadan toplayabilene yaprakların üzerindeki tırtıllar kendini gösteriyor. Daha da sessiz olmayı başarırsan bir Robin yanına gelip konuyor. Şirinler’i görme gibi bir derdimiz yok.

Yeteri kadar meyve topladıktan sonra dönmeye karar veriyoruz. Bilmediğimiz şey ise o sırada arkamızdan sırıtan görünmez minik dostlar olduğu..

Reçeli yaparken kolum bacağım kaşınmaya başlıyor yer yer. Arada bir kafama gidiyor parmaklarım. Bir yandan tenceredeki iksiri karıştırırken bir yandan sırtımdaki iğnelenmeyi gidermeye çalışıyorum. Her büyünün bir bedeli vardır derler ya, örümceklerin laneti mi bu acaba diyorum içimden. Böyle diyorum da ne olduğunu içten içe biliyorum aslında:

Midges!!!

Artık Türkçesi için tatarcık mı dersiniz, yakarca mı dersiniz, kum sineği mi dersiniz bilemem. Kendi içlerinde de bir dolu türe ayrılıyorlar. Fakat bildiğim şu ki Türkiye’de daldığım çalılık bölgelerin, gittiğim göl kenarlarının hiçbirinde böyle bir şeye ya da benzerine rastlamadım şimdiye dek. Sivrisinekler, yakarcalar, başka sinekler tamam ama ‘midge’ ı ıh..

Buralarda çok bilinen minicik sinekler bunlar. Üzerine yazılar, anılar, karikatürler mevcut bolca. Toplu halde geziyorlar genelde, Voltranı oluşturmadıkça pek de fark etmiyorsunuz. Sivrisinekten çok daha küçükler. Sinsice emiyorlar kanınızı. Aslında ne oldukları konusunda bir fikriniz yoksa oluşturdukları Voltran da sizi pek endişelendirmiyor başta. Onlarla ilk tanışmamızda böyle düşünmüştük bir süreliğine en azından. Birdi ikiydi derken üşüşüyorlar üzerinize. Ağzınıza, gözünüze, kulağınıza.. Minik minik sineklerin sürekli konması, ısırması rahatsız ediyor tabii. Fakat yine az önce dediğim gibi konu hakkında fikriniz yoksa rahatsız olmakla kalıyorsunuz, aman geçer gider diyorsunuz. Dalmışız doğanın bağrına sinekten mi çekineceğiz allasen?! 

Glenveagh Milli Parkı’na gittiğimizde zihnimizde bunlar dönüyordu. Bisikletle geziyorduk parkı. Hızın verdiği rüzgârla fark etmiyor insan başta. Yavaşlayınca ya da durunca bir baktık sinekler sardı dört bir yanımızı. Elle kovalamaca, üfleyip uzaklaştırmaca sonra baş edemeyip hızlıca pedallamaca! Yetmedi mi 22 derece havada – Yazar burada hava pek güzel, pek sıcak demek istiyor – yağmurluğu giyip, buff’ı yüzüne sarıp, pantolonunu giyip öyle devam ediyorsun. Sauna içinde olmak daha iyi.

Durmak mümkün değil gölge gibi peşinizdeler. İşte rahatsız edici tatlı su sinekleri sizi kovalıyor. Peki sonra? ‘Ne sineklermişş yeaa!’ diyerek eve dönüş. Peki sonra?

Anammm! Kollar, bacaklar, boyun, yüz, karın her yerimiz benekler içinde. Üzerimizde tepinmişler, fink atmışlar, halay çekmişler, hiç utanmamışlar. Offf!! Kaşın Allah kaşın! Durmuyor, arkadaşlar geliyor ziyarete onlar anlatıyor biz kaşınıyoruz, film seyrediyoruz iki kaşık yemek yiyor beş kaşınıyoruz, uykumuzda bile debeleniyoruz. Bir gün, iki gün, üç gün.. Olmuyor böyle. Eczaneye gittim.

“Merhabaaa!” dedim eczacıya “Biz haftasonu Glenveagh’ye gittik ve..”

“Haaa anladım tamam tamam” dedi kadın. 

‘Neyi anladın ya?!’

“Midge ler yemiş sizi, al bu antihistaminiği, al bu kremi de rahatlatır biraz”

“Sağol kardeş!”

Kullandık üç gün. Geçti mi? Geçmedi. Azaldı ama geçmedi. Bir ayı buldu geçmesi. Ve yer yer kaşınması da sürdü. Kaşınan yer yara olunca da kötü bir iltihap oluyormuş öyle diyorlar. Lâkin durduramıyor insan kendini. Ayrıca yine sivri misâli herkese gelmezlermiş. Özellikle ‘midge’lerin çok olduğu bölgelerde doğup büyüyenlerle iyi geçiniyorlarmış. Neyse iki aydan biraz fazla olmuştu milli parka gideli ve daha bazı ısırıklar geçmemişti ki böğürtlen toplamaya gittik biz göl kenarına. Bu sefer öyle bulut olmadılar etrafımızda ama yüzümde gözümde hissettim yine birkaç tanesini. Ürperdim, anılarım depreşti. Yoo yoo! Aynı şeyleri bir daha yaşamak istemiyordum.

Neyse eve geldik, sağlam gibiyiz. Dün kafamda bazı kaşıntılar ve kabarcıklar fark ettim. Yanağımda, boynumda, bacağımda, kaşımda.. Başıma taç yapmışlar bu defa! Kaşınıyorum. Offf ki off, sivrisinek falan halt etmiş yeminle! 

Ben de bu ünlü sineğin bir hikâyesi olsun dedim ve kaşınırken bu satırları yazabildim. Esasen konu hakkında epey bilgilendik bu süreçte ama hepsini yazacak kuvvette hissetmiyorum kendimi şu an 🙂 Olur da bu coğrafyada göl kenarlarına, çalılık alanlara gidecekler olursanız aklınızda olsun önlemlerinizi alın dostlar. Az da olsa rüzgârlı günleri tercih edin. Sinek deyip geçmeyin. Midge onlar! 

Kendileriyle ilgili bilgilendirici birkaç kaynak:

http://www.wicklowmountainsnationalpark.ie/Midges.html
http://www.walkinginireland.org/midges/
http://www.irishamericanmom.com/2012/01/17/the-infamous-irish-midge-something-in-the-air-every-irish-tourist-should-know-about/
http://www.thejournal.ie/are-you-getting-bitten-by-the-midges-571682-Aug2012/

Bir Kuzeyli Ada: Árainn Mhór

arran1

Burada üyesi olduğum fotoğraf kulübü Arranmore Adası’na gezi düzenleyecekti, hiç düşünmeden tamam dedim. Zaten gitmeyi istiyorduk ancak hafta sonu adaya gidecek olan feribotun olduğu yere otobüs yoktu ve araba edinmeyi beklememiz gerekiyordu. Bu gezi sayesinde gezi planımız öne çekilmiş oldu. Geçtiğimiz aydan bu yana gezi için ayarlamalar yapıldı. Gidecek kişi sayısı, kalınacak yer vs.

Normalde fotoğraf kulüplerinden, onların gezilerinden, gezilerdeki genel tavırdan ve Fotokritik vb. sitelerde olduğu şekilde fotoğrafları sergileyip karşılıklı yapılan klişe, basmakalıp eleştirilerden pek hoşlanmam. Fakat bulunduğum yerde arkadaş edinmek, konuşmak ve bir yandan da yeni yerler görmek için dahil oldum klübe.

Bir önceki günden bile havasının nasıl olacağını kestiremediğiniz İrlanda’da, hava durumu, gezinin olacağı haftasonu için korkunç değerler veriyordu, dinmeyen yağmur, havayı eksi derece hissedecek kadar esecek kuvvetli rüzgâr. Aman ne şans ne şans.. Durum böyle olunca yağmurluklar, su geçirmeyen pantolon, ayakkabı vb. zırhlarımızı kuşandık.

aran map

Geziden önce ada hakkında araştırmalar yaptık tabii. İrlanda’nın ikinci büyük adası oluyor Arranmore. 500-600 kişilik bir nüfusu var ve %60’lık kesimin ana dili Gaelik. İrlanda dilinin hâlâ aktif olarak konuşulduğu bir yer. Zaten adaya yaklaştıkça İngilizce tabelalarda da seyreklik göze çarpıyor. Adı hakkında ise çok fazla karışıklık oluyor. İrlanda dilinde Árainn Mhór deniyor, İngilizce’de Arranmore ya da Aran Island deniyor. Geniş, büyük anlamındaki Mhór – More çok daha sonra eklenmiş adanın ismine. Fakat Aran deyince Galway’deki Aran Adaları ile karışıyor. Tam olarak nereye gideceğimizi söylemek için fazladan bir iki cümle sarf etmek gerekiyordu her defasında.

Geziye yaklaşık 20 kişi gidecektik. Fakat toplanma saatinde sadece 8 kişi vardı. İptal bile söz konusu oldu. ‘Çok kişi gelmedi başka yere mi gitsek, hava da zaten bozuk’ vs. Araba bizde olmayınca etkin karar verenler arasına giremiyorduk hâliyle ama neden sonra gitmeye karar verdik. İki araba 8 kişi koyulduk yola.

İlk kez bu yönde gidiyorduk; yeni yollar, yeni manzaralar. Keyfimiz yerinde.. Burtonport’a ulaştık feribot biletlerini aldık (gidiş dönüş 15 euro, gruplara 10 euro) ve minik feribotumuza bindik.  Zaten toplamda 15 dakikalık bir deniz yolculuğu, ada çok uzak değil kıyıdan. Ancak araç sahipleri şöyle bir karar verdi “Ada büyük biz küçük, haydi arabaları da alalım feribota, adada öyle dolaşalım!” Adaya varınca bunun iyi bir fikir olduğunu anladık gerçi. Eğer bütün adayı dolaşmak istiyorsanız ve uzun bir süreniz yoksa araç en iyi yöntem. Yoksa çadır tulum şeklinde daha uzun süreli konaklama da yapılabilir tabii. Size kalmış.. Her şey içimizde! 🙂

Adanın adasına giderken, daha o minicik 15 dakikalık deniz seyahatinde mest olmuştum ben manzaraya. Sıkı bir rüzgâr da olsa yukarıda yaptık yolculuğu.. Etrafta kayalıklar, minik kumsallar, kayaların arasından giden feribot yolu ve üzerimizde güneş! Hava kuvvetli rüzgâr haricinde hiç de tahminlerdeki gibi bozuk değildi.. Buradaki hava tahmincileri çoktan pes etmiştir bence.

DSC_6789 (Medium)
DSC_6746 (Medium)

Feribottan indikten sonra hostel 5 dakika mesafedeydi. Zaten yerleşimin çoğu da bu kısımda. İner inmez dediğim ilk şey “çok sevimli bir yer burası” oldu.  Çiçekli, bahçeli müstakil evler, önlerinde uzanan nefis bir kumsal. İki restoran bar, bir market, bir küçük postane. Görebildiklerimiz bunlar.
Hosteldeki kadın ise 19-20 kişilik yer ayrılıp 8 kişi görünce “Ben bu hafta sonunu tamamen size kapatmıştım, kimse kabul etmedim” diyerek sitem etti ve ceza olarak herkesten 1’er euro daha aldı. Ama bütün hostel anahtarlarıyla beraber bize kaldı.

DSC_6804 (Medium)

Bakın yukarıdaki işaretli bina bizim hep! Çantaları bıraktıktan sonra ilk iş balkondan kumsala atlamak oldu bizim için. Zaten kumsallara hep balkondan atlayarak gitmişizdir. Ve her zamanki gibi fosforumuzla göz kamaştırdık sahilde. Civarda tanınan simalarız artık 🙂

s2
S1

Zaten birazdan sular geri gelecekti, bu güzel coğrafyanın bu kısmına da ayak izlerimizi bıraktıktan sonra arabalara binip başladık ada sahillerinde gezmeye. Dakika bir gol bir, köşeyi döner dönmez direkte dalgalanan bir Türk Bayrağı gördük. Zaten pek Türk bulunmayan bu kuzey bölgesinin 500 nüfuslu adasında bir evin bahçesinde dalgalanan Türk Bayrağı. Çok merak ettik ama planı bozmamak için arabayı da durdurmadık tabii sonra dönüp bakarız diyerek devam ettik. Gerçekten beklemediğim bir şeydi bu.

DSC_6872
DSC_6891

Derken biraz ileride koyunlar yolumuzu kesiverdi yemek diye. Şaka mı yapıyorsunuz koyunlar bu kadar çayırın arasında daha ne istiyorsunuz dedim. “Bee!” dedi. Şey diyormuş, “Farkındasın muhtemelen rüzgâr çok kuvvetli ve sürekli esiyor bitkiler de kendilerini buna adapte etmiş. Boyları 1 cm ya var ya yok ve toprağa çok iyi tutunmuş haldeler, elle koparmak bile oldukça zorken ben nasıl yiyeyim?” Çok akıllı koyundu gerçekten. O zaman adanın diğer rüzgarsız yerlerini keşfedin koyunlar! Haydi maceraya! 

Tek üzücü yanı yine bir tane bile kuzuyu kucağıma alıp sevememek oldu! Kaçın seke seke elbet bir gün seveceğim!!!

Kuzuların yemeği yok ama manzarasına da diyecek yok. Bende iplerin koptuğu yerdi burası. Gezinin kalanında kendime gelemedim bir daha. Fotoğrafmış, ışıkmış pehh! Elbette çektim fotoğraf ama gözümde sadece orada olmanın kanıtı ve gözlerimin gördüğünü paylaşmak olarak kaldı arşivde. Daha ziyade halk için sanat olan yer şekillerine kaptırmıştım kendimi.

arran6

arran7

DSC_6963

DSC_6918

Çünkü daha ufacıkken fotoğraflarına bakıp da “Acaba bir gün görebilir miyim kendi gözlerimle?” dediğim yerleri görüyordum. Bunun verdiği mutluluğu anlatmamın imkânı yok. Önümde göz alabildiğine okyanus, arkamda göz alabildiğine yeşil.. İkisinin tam arasında ben. Koskoca evrenin içindeki bir galaksinin bir gezegeninin küçük bir adasında bacaklarımı falezden sallandırmış okyanusun üzerime gelişini seyretmek nasıl tarif edilir bilemiyorum. Yerde bıraktığım en fazla 25 cm’lik ayak izlerim ve yaklaşık 1 metre adım açıklığı ile ulaşabildiğim nokta çok çok mutlu ediyordu beni.

Deniz fenerine doğru ilerledik sonra. Ev yoktu bu civarda. Ne internet vardı ne telefonlar çekiyordu.. Baktığım yönde en yakın yer görünmeseler de İzlanda, Grönland, Kanada ve Amerika’ydı artık..

Gece de burada oluruz diye düşündük; gece fotoğrafı çekmek, şanslıysak kuzey ışıklarını görmek için fakat insanlar üşüyünce vazgeçtiler. Araba bizde olsaydı şüphesiz giderdik yeniden.

DSC_7337

Yemek yemek için dönüp gün batımında tekrar uygun bir nokta bulup fotoğraf çekmeye karar verildi. Başka yollardan hostele dönüyorduk şimdi. Yeşilin, sarının, kahverenginin binbir tonunun çevrelediği minik minik göller var adanın üzerinde. Arabanın içinde fotoğraf, lens muhabbetleri dönerken gözüm pencereden dışarıdaydı. Birden kocaman sütlü kahve bir tavşan zıpladı ona gülümserken bir şahin havalandı diğer taraftan.

Hiç dönmek istemiyordum hiç!

DSC_7250

Karınlar doyduktan sonra gün batımı için yeniden çıktık yola ama yine fenere gelindi sonunda. Hava güzel gidiyordu ama tam güneşin önünde kocamaaan bir bulut tabakası vardı. Bir diğer bulut tabakası da kabarık eteğini toplamış birazdan üzerimize gelip silkelemek üzere hızla yaklaşıyordu bize doğru. Makinalar da biz de yağmurlukları kuşandık tabii. On dakika kadar sepya bir yağmuru seyreyledik.

Gökyüzü parçalı bulutlu olsa bile ışık kirliliği olmayan bu yerde gökyüzü muhteşem görünecekti eminim. Fakat bu keyfi hostelin önündeki kumsalda yaşamaya çalıştık. Etraftaki evlerin ve iskelenin ışıkları vardı ama gökyüzü yine de enfes görünüyordu.  Kendimi yeniden Tübitak’ın gökyüzü şenliklerinde gibi hissettim. Yıldızları göremediğim bir gökyüzü altında hapsedilmiş hissine kapılıyordum büyük şehirlerde. Böylesi muhteşem oysa.

Bu kadar temiz havanın ardından başımı yastığa koyunca birkaç dakika içinde uyumuşum tabii. Özgün de aynı şekilde 🙂

Korkunç hava durumu  tahminleri ertesi gün için tutmuştu. Yağmur, rüzgâr.. Kimse dışarı çıkmadı. Fakat biz şu Türk bayrağının sahibi görelim istedik ancak arabayla köşeyi dönünce dediğimiz yer yürüyerek bir hayli uzakta kalıyormuş. Feribot saati de yaklaşıyordu, bir daha sefere dedik! Çiseleyen yağmur altında hostele dönüp çantalarımızı kaptık ve Arranmore Adası’na mutlaka tekrar geleceğiz sözünü verdikten sonra feribota atladık.  Dönüş yolu boyunca hava belki açılır diye umut ettiysek de dinen rüzgâr bunun olmayacağının habercisiydi. Aynı yeşilliklerin, manzaraların içinden Letterkenny’e döndük.

Bu arada, adanın üzerinden İrlanda’ya doğru baktığımda, çocukluğumun kitabı olan Serüven Dizisi‘ndeki Serüven Denizi’nin kapağını ve hâliyle zihnimde canlandırdığım o görüntüleri görmüştüm. Yazının başındaki fotoğraf ile slideshow içindeki fotoğraflarda görebilirsiniz. Bu açıdan da son derece etkileyici bir coğrafya oldu benim için Arranmore.

Not: Monika Mroczko ve Monika Janus’a fotograflari icin tesekkur ederiz. Thanks to Monika Mroczko and Monika Janus for their photos.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.