Category Archives: Yiyecek İçecek

İrlanda’nın Patatesleri

a20160123_010646

İrlanda denince malumunuz akla ilk gelen şeylerden biri patates oluyor. Bizim de bunca zaman bu konuya değinmememiz çok ayıp oldu. Oysa damağınızın ufkunu iki katına çıkarabilecek patatesler yetişiyor burada.

Topraklarında en çok yetişen sebzelerinden biri olunca hâliyle İrlandalılar da patatesi pek bol yiyor. Çok yetişmesinin ve yenmesinin haricinde vakt-i zamanında meydana gelmiş patates kıtlığı ve büyük açlık zamanları göz önüne alınınca manevi açıdan da bir hayli önemli bir yiyecek.
Restoranlara gittiğinizde yanında patates olmayan, patatesle gelmeyen yemek yok diyebiliriz. Hatta bazen yemeğin altında püre, yanında kızartma şeklinde fantastik tabaklar da olabiliyor. Ortaya da biraz fırın patates koyduk mu tamamdır. Anne babalarımız geldiğinde, çocukken köyde yediğimiz lezzetli patates tadı aldık burada yediğimiz patateslerden demişlerdi. Bu da aklımızın bir köşesinde.

Bu kadar zamandır burada olunca patateslerle ister istemez daha ayrıntılı ve özenli ilişkiler içinde bulunduk. Türkiye’de böyle değildi benim için. Pazara gider sadece ‘patates’ alırdım. Türüne dikkat etmezdim, bilmezdim. Gözüme şekli, rengi, tadı çok farklı olan patatesler çarpmazdı da hani… En fazla, taze patates görünce heyecanlanırdım, gözüm parlardı. Burada yelpaze biraz daha geniş.

Biz de, olur da İrlanda’ya gelirseniz marketlerde yabancı kalmayın, bilinçli bir patates alışverişi yapın, bilinçli yiyin, onları sevin diye size patatesleri az biraz tanıtalım istedik. Seyahatlerinizde gittiğiniz coğrafyanın sebzesine, meyvesine dikkat ediyor, patatesi de seviyorsanız ucundan bucağından yardımcı olabilir. Epey fazla tür var ama markette en çok gördüklerimize göre bir liste yaptım. Bir çiftçi edası ya da Vedat Milor tarzında olmayacak elbette ama olduğu kadar işte.

Rooster:

Rooster ile başlayalım. İlk başta pembe/koyu pembe kabuğu ile dikkat çekiyor. Dış yüzeyleri temiz ve pürüzsüz genelde. Markette böyle parıl parıl parıldayıp ‘Al beni, al beni!’ diye dürter. Her defasında ‘Ne güzel yahu bu patatesler’ demeden edemiyoruz.  İçi sarı renkte oluyor. Soyması da kolay. Genelde her çeşit pişirme yöntemine açık bir tür, yılın her zamanı görmek de mümkün.

Queens:

Bu patatesin kabuğu da içi de açık sarı renkli olur. Fırında patates ya da haşlama yapmak için önerilen bir tür.  Kimi diyor ki en iyi fırın olur bir diğeri saçmalama kaynatmak varken pehh diyor. Hatta bazı kaynaklarda pişirmek, haşlamak, fırında yapmak, kızartma ve püre yapmak için uygundur diyor. Geriye de zaten bir çiğ yemek kalıyor. Belki çiğ hâliyle morluklara da iyi geliyor olabilir. Neyse ben karışmıyorum tartışmalarına. Patates insanın kendine yakıştırdığı biçimde pişirdiği bir sebzemizdir. Her türlü güzeldir, her türlü lezzetlidir.  Neyse bu patatesler genelde yaz aylarında boy gösteriyor. Eylül’den sonra falan pek kalmıyor. Yazın İrlanda’ya gelirseniz yollarda yeni sezon Queens diye tabelalar görüp yol üzerindeki çiftçilerden alabilirsiniz.

Bebek Patatesler:

IDShot_540x540 (1)
Bu patatesler çok şirin, küçük sevimli şeyler. Rooster türünün de bebek patatesleri mevcut ama daha çok satılan sarı renklilerinden bahsedelim. Küçük olmasına karşın sert patateslerdir. Hafifçe tatlı bir aroması oluyor. Burada sıklıkla mikrodalga fırında yapılıyor bunlar. Salataya ya da haşlama şeklinde yemek yanına konuyor. Mikrodalgada 5-6 dk’da haşlanıyor olması açısından ani açlıklarda da oldukça başarılı. Bu tür de kendi içinde alt türlere ayrılıyor, Charlotte var Emily var ama artık markette hangisi varsa ona bakıyoruz. Hepsi bizim bebeklerimiz.

Kerr’s Pink:

Kabuğu sarılı hafif pembeli bir tür patates. Biraz girintili çıkıntılı, içi ise beyazımsı, çok açık sarı renkte oluyor. Tadı diğer türlere göre daha topraksı olarak ifade ediliyor. Nev-i şahsına münhasır bir patates. Püresi ve haşlaması öneriliyor. Genellikle yaz sonundan itibaren başlıyor mevsimi. Girintisiz çıkıntısız, pürüzsüz patatesler varken soyması nispeten zor geldiği için pek tercih etmiyoruz ama taze geldiği zamanlarda alıyoruz arada. Mevsimi geldiğinde yine yollarda sıklıkla görürsünüz. Kısaca Pink diyorlar. Yoldaki tabelalarda da öyle yazar.

Golden Wonder:

Sarımsı, kahverengi kabuğu, açık sarı içi olan bir patates. Dışarıdan bakınca biraz kirli topraklı oluyor. Yani Rooster patateslerin yanında öyle görünüyor en azından. Engebesi yine nispeten az olduğundan soyması kolay. Fırında yapmak öneriliyor. Kaynatıldığında çok çabuk patlayıp dağılıyor, patates öyle hemen kaynamaz deyip başından ayrılınca suyun içinden hücre hücre toplamak gerekebilir. Bu durumda püre için de gayet uygun bir tür bence. Yılın çoğu zamanı marketlerde oluyor. Çiftçi amcalar yaz sonu olmaz pek diyorlar sadece.

Maris Piper:

Bu tür en çok kızartma için öneriliyor. Kabuğu nispeten koyu sarı renkte ve hafif benekli , içi ise yine gayet açık sarı, krem renkte. En lezzetli patatesler arasında yer alıyor.

Beyaz Patates:
IDShot_540x540 (2).jpg
Markette en çok görülen patateslerden. bütün yıl bulabiliyorsunuz. Biraz soluk sarı kabuğu var, içi nispeten canlı bir sarı tonunda oluyor. Yine pürüzsüzgillerden olduğu için soyması kolay. Ben de tadından çok bu konuya dikkat ediyorum galiba. Her amaca uygun dense de en çok kaynatmak için öneriliyor. Ancak çabuk pişen bir tür, yine çabuk dağılıyor.

Bunların haricinde de türler var elbette. Bir gün bir patatesçi ile daha ayrıntılı bir görüşme yaparsam eklemelerde bulunurum. Allah bizleri patatessiz bırakmasın diye ümit ediyor, tür ayırmadan hepsini sevelim diyerek yazıma son veriyorum. Bir de kumpirci olaydı iyiydi…
Meselâ şu adresten Tesco’nun marketlerinde satılan patatesleri görebilirsiniz:

http://www.tesco.com/groceries/product/search/default.aspx?searchBox=potatoes&search=Search&N=0&Nao=0

http://www.potato.ie/varieties/

 

Marble Hill ve Manzaralı Kahve

   Maps of Ireland from 1849 Topographical Dictionary
Havanın nispeten sıcak olduğu bir İrlanda günü Marble Hill yoluna düştüm. Letterkenny-Dunfanaghy yolu bu bölgede en çok katettiğimiz yollardan biri. Bu bölgede yaşamayan biri için okurken öylesine birer yer adı olsalar da benim gözümde artık bir Balçova-Konak yolu kadar zihnimde yer etmiş, Donegal içlerine doğru dallanıp budaklanan keyifli bir güzergâh. Kafamıza estiğinde yollara düşüp o dallardan, budaklardan birine giriveririz.

Bu gezide de Google Maps’teki yollara koyduğumuz sarı çocuk gibi hissettim kendimi yine. Görüntüler, mütemadiyen geriye doğru kayarken zihnimin içindeki haritada an be an konumlanıyordu. Hastaneyi geçmiştik. Geçerken adını genelde içimden tekrar ettiğim Knocknamona Roundabout’a geldik. Tam gelmeden sola doğru Windy Hall ayrılıyor. Bisiklet sürmek ve yürüyüş için güzel bir ara yol. Mountain Top’u geçtikten sonrası daha da güzelleşiyor. Yolun sol tarafında Coolboy-An Cúl Buí adlı minik bir kasaba var. İsmi her defasında gülümsetir tabelayı görünce. Kilmacrennan’a vardığımda her geçtiğimde olduğu gibi yolun solunda kalan Lurgy River tabelasına gözüm çarptı. Biliyorum ki hemen sonrasında beyaz boyası, kırmızı kapı ve pencereleriyle Lurgyvale Thatched Cottage gelecek. 150 yıllık bir cottage. Bazen önündeki cepte patates, sebze, yumurta satan kamyonetler gelir durur. En son 30’lu çiftlik yumurtası 5 euro idi. Bazen de dondurmacı ya da patates kızartması vs. satanlar olur.

Lough Salt ve Lough Keel tabelaları gelecek birazdan. Yolun yine sola doğru devam eden kısmında Carraig an Dúin-Doon Rock geliyor. Outlander kitabı ve dizisinden sonra, -oradaki Craig na Dun her ne kadar İskoçya’da da olsa- bu isim daha da anlamlı geliyor artık. Oradaki kayalardan birine dokunup da 18. yüzyıl İrlanda’sına gidebilir miyiz acaba? Tam da klan şeflerinin göreve başlama törenlerinin yapıldığı yer. Dan diye bir törenin ortasına düşme ihtimalimiz ne olurdu? Sağ kalıp da deneyimlerimi yazıya aktarma şansım olduğunda, yazdıklarımı bir ulağa verip “An Post’un kurulmasını bekleyin ve bu yazdıklarımı 2015’e kadar muhafaza edin,” desem meselâ, Geleceğe Dönüş’te Western Union’un Marty’yi 1955’te tam olarak doktorun belirttiği koordinatta bulduğu gibi istediğim yere merap
edip iletirler miydi ki? İletirken de “Durum garip ama hava bugün çok güzel değil mi?” diye başlarlar mıydı acaba konuşmaya?

Neyse bulunduğum zamana dönüp haritada üzerinde sıçramaya devam edeyim ben. Creeslough’ya geliyoruz çünkü. Nedense burayı çok seviyorum. Hatta bir ara ‘acep burada mı otursak’ diye düşündük ama maalesef biraz romantik bir fikir olarak kaldı raflarda. Yine de oradan geçerken vakti zamanında bulduğumuz eve bakmadan edemiyorum. Creeslough’ya gelecek olursanız doğuya doğru inen yollardan ilerleyip Doe Castle’a gidersiniz. Ötesi mavi berisi yeşil sevimli bir kale. Peşinizden civardaki evlerin köpekleri koşturabilir ama ölmezsiniz sanırım. O civarda Wild Atlantic Camp adlı kamp alanı da bulunuyor. Ne bileyim karavanla, çadırla geleceğiniz tutar, orada konaklayabilirsiniz. Azıcık yürüyünce Duntally Wood’a da gidiyor. Şahsen böyle tesislerde kamp yapmayı tercih etmem ancak kısıtlı zamanda çadırımızı denemek için gelmiştik, çevreyi yürüyerek keşfetmek için de güzel bir fırsat olmuştu. Her neyse, önünden geçerken bu bilgilendirmeden ziyade kendi anılarım canlanmıştı zihnimde. Ards Friary ve Ards Forest Park var yolun sağında. Friary’nin arkasındaki ormanlık alan sonbaharda mantar peşinde koşmak için pek güzel oluyor, yeter ki patikadan ayrıl.

Köşedeki boyalı okula geldik, yolun dallarından birine girme zamanı: Marble Hill-Cnoc an Mharmair. Sheephaven Körfezi’nde bulunan mavi bayraklı kumsalı ile minik bir kasaba. Hava ılıktı ama bulutluydu, denize girmeyi planlamasam da gittiğimde denize giren insanlar görebileceğimi düşünüyordum sahilde. Nitekim kumsal yolunun kenarı normalden daha fazla arabaya park yeri olmuştu. Bu kumsal, civardaki diğer kumsallara göre daha az rüzgâr alıyordu ve denize girmek üzere aileler tarafından daha çok tercih ediliyordu. Yani normalden daha kalabalık, daha çok tercih ediliyor derken koca kumsaldaki toplam nüfus 20-30 arası idi. Akdeniz, Ege plajları gelmesin akıllara. Burada iğne atınca med cezirle birlikte okyanusa gidiyor. Suyun da ‘gel’ zamanıydı, ısınan kumun üzerine gelen deniz sığ kısımlarda yüzmek için görece elverişli oluyor. Zaten suyun derinleşmesi için epey açılmak gerekiyor ve elbette kesinlikle tavsiye edilmiyor. Evet ayağımı soktuğum su her ne kadar soğuk gelmese de denize girmeyecektim fakat kayalıkların üzerinde güneydoğu yönünde kalan Clonmass ve Gull adacıklarına bakarak keçilik yapmaktan da uzak durmazdım büyük ihtimalle.

shack 3

shack

Yolun sonundaki bu güzel sahilin kenarında minicik bir de kulübe-kafe var: The Shack. Rengârenk çiçeklerle dolu sevimli küçük bir bahçe içinde.. İrlanda’yı boydan boya geçip kuzeybatısına ulaşıyorsunuz. Sonra ara yollardan birine girip ucundan güzel bir kumsala çıkıyorsunuz. Ardından bu küçük kafeyi görüp lezzetli bir kahve içiyorsunuz. Hatta okyanusa nazır bir sandalyede affagato keyfi yapmak da mümkün. Bu, bir noktada değişik bir durum esasen. Çünkü buradaki plajlar ve plajların civarında çay bahçeleri, tesisler vb. olmuyor genellikle.
Duvardaki Yeni Zelanda kartpostallarını görünce sohbet etmekten alamadım kendimi. The Shack’ın işletmecesi Tom’un annesi Yeni Zelanda’lıymış. Kahve tutkusu da Yeni Zelanda’dan ve annesinden geliyormuş. Pek de güzel olmuş bence. Tom ve iş arkadaşı Mim’le biraz daha sohbet edip aynı harita üzerinde zıplaya zıplaya geri döndüm. 2015 yazında Marble Hill, Donegal’de son durum bu şekilde.

20150701_154834 IMG_20150701_154224 shack 2

 

Fotogünlük #45 – Mantar Ailesi

Bu seferki mantar ailemiz daha kalabalık. Kendileri Slieve League civarlarından blogumuza konuk oluyorlar. İlk bakışta pek belli olmuyor ancak bir gübre topunun üzerinde hayata merhaba demişler 🙂 Şu an kim bilir ne haldedirler, onların varlığına dair tek kanıt bu olsa gerek…

Fotogünlük #24 – Guinness 1

Posted on

DSC_4055 (Custom)

Adamlar güç verir demiş, eh biz de tavsiyeye uyalım 🙂

Yer: Kuzey İrlanda, Derry – Bir pub’ın yan duvarı.

Ekşi El Bombası – Bramley Elması

Posted on

İrlanda’dan merhaba.
12 Şubat 2013 tarihi itibariyle İrlanda’nın Donegal eyaletine yerleştik. Yeni bir ülkeye taşınmanın zorluklarını şirketin yöneticisi John’un katkılarıyla oldukça kolay atlattığımızı söyleyebilirim. Bunun yanında halen daha yapmamız gereken çok şey var. Onlara başka bir yazıda ben ya da Asena değineceğiz, o yüzden uzatmıyorum.

Marketlerin meyve reyonları her zaman için ilgiyle gezdiğim yerler olmuştur, bir de bunun ilk defa gelinen bir ülkedeki reyon olduğu göz önünde bulundurulursa en az yarım saatimi meyve reyonunda harcadım diyebilirim. Öncelikle dikkatinizi ihracatın etkisi çekiyor. Şu mevsimde çilek, karpuz, erik, liraz, üzüm, blueberry, passion fruit falan her türlü meyveyi bulmak mümkün. Benim asıl ilgimi çeken ise elmaların bulunduğu kısım oldu. Sanırım buna bu kadar farklı çeşit elmayı bir arada ilk defa görmemin etkisi büyük.
bu noktada benim elma ile olan ilişkimden bahsetmek isterim. Aslında elma seven biriyim ancak nedense diğer meyvelerle birlikte sunulduğu zaman elim en son elmaya gider. Diğer yandan da katı meyve sıkacağı ile sıkılan Amasya elmalarının tadını hiçbir şeye değişmem mesela.
Neyse, reyonda eciş bücüş bir elma gördüm. Yeşil renkli kabuğunda hafif kahverengi lekeler vardı ancak şekil açısından biraz anormallikler taşıyordu, hiçbiri mükemmel bir elma şeklinde değildi, bir tarafları yamuktu 🙂
Bu durum ilgimi çekti ve 2 tane  attım torbaya..

Ekşiyi ne kadar sevdiğimi daha önce belirttim mi hatırlamıyorum ancak bahçemizde bulunan bir erik ağacı var. Tanıdığım herkes bu erikten 1-2 tane yedikten sonra diş kamaşması sebebiyle perte çıkıyorken ben önüme bir leğen alıp tuzlaya tuzlaya bitiririm, sonra bi 4-5 saat ağzıma bir şey sokamam tabi 🙂
Eve geldik, eşya yerleştirme telaşı ve yorgunlukla o elmaları yemeyi unuttum, taa ki 1 saat önceye kadar. Kendisi buralarda Bramley Apple olarak biliniyor. Kalın kabuklu, sert etli bir elma. Kesildikten birkaç dakika sonra sararmaya başlıyor. Bu özellikleri bir yana, elma o kadar ekşi ki bir an ne yediğimi şaşırdım.  Tam bana göre 🙂 Aslına bakarsanız bu elma ekşiliğinden ötürü tart, turta gibi meyveli hamur işlerinde pişirilerek tüketilen bir türmüş. Pişirme esnasında ekşiliği, ısının meyve dokusuna çok zarar vermesini önleyip aromasını korumasını sağlıyormuş.


Az önce baktım dolapta bir Granny Smith var, eskiden iştahla yerdim, şimdi canım istemiyor, yarın markete gidip meyveliği bramley ile dolduracağım sanırım.

İrlanda’dan ilk yazı bir elmaya kısmetmiş..