Category Archives: Gezi

Kenardan Ağrı Güneye Doğru

d8e_8007-9
Hayatımda ilk defa bir haritanın içinde kendimi bu kadar canlı hissediyorum. Ve ilk kez bir coğrafyanın haritasını bu kadar yakından tanımanın mutluluğunu yaşıyorum. Soran olursa da sık sık dile getiriyorum.

Daha bu ülkeye geldiğim yılın sonunda bulunduğum haritasını, kıvrımlarını, yollarını, kasabalarını doğup büyüdüğüm yerlerden daha iyi bildiğimi ve yaşadığımı hissetmeye başlamıştım. Epey tuhaf bir duygu.

d8e_8026-13
Kişisel olarak baktığımda gece yatarken bilincimin son zerreleriyle sabah kalkarken de gözümü açıp bilincime kavuştuğumda konumumu bilmek gibi bir endişe dolanır içimde. Sağımı solumu, kuzeyimi güneyimi bilmek isterim.

Sosyal olarak bakacak olursak da bir yanıyla elbette ki normal; gezmeyi, keşfetmeyi sevmek, bir toprakta yeni olmak yer yer yerlisinden daha çok kazmak, deşmek demek olabiliyor, onlarca yılını geçirdiğin topraklardan daha iyi bilebiliyorsun artık yeni toprakları. Bir diğer yanıyla da her ne kadar ömrünü geçirsen de bazen olduğun yer sana yeterli imkân ve zamanı tanımıyor -ya da sen o zamanı ve imkânın tanınmasını sağlayacak noktada olmuyorsun- o sebeple tebdil-i mekânın nimetlerini kullanıyorsun. İşte biz de bulunduğumuz mekânda ve zamanda bu nimetleri olabildiğince kullanmaya çalışıyoruz ve bundan büyük bir zevk alıyoruz.

Çünkü ne zaman yollara koyulsak girmediğimiz yan sokak, çıkmadığımız tepe, inmediğimiz düzlük, geçmediğimiz yol bizi arkamızdan arkamızdan dürtüyor. O yüzden Ege’nin kıvrımlı kıyılarına benzeyen İrlanda’nın batı bölgelerinin her türlü girintisine çıkıntısına girerek, adalarına çıkarak,  ırmağından atlayarak, çayırlarında geceleyerek gezmeye çalışıyoruz. Dev bir coğrafya değil burası, kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dağlar kadar farklılıklar da yok. Ama aynı incelikte kumuna ayak bassam da o ayak bastığım yer daha önce bulunmadığım bir yerse benim için yeni ve heyecan verici oluyor.

dsc_2848-3

İşte bulutlar aralanıp da güneş göründüğünde İrlanda’nın gezegenle olan bağına şahitlik ederken bulutlar geri gelip de alçaldığında adada biz bize samimi bir ortamın oluştuğu günlerin birinde beklenmedik şekilde birkaç günlük bir boşluk elde edip biraz da adanın güneyiyle sosyalleşmek istedik. Ve Kerry’ye doğru sürdük atımızı.

In the merry month of August, From our home we started*

türküsünü tutturarak çıktık yola.

Yola çıkmadan çok az önce kabataslak bir plan yapmış olsak da ertesi gün nerede nasıl kalacağımıza nereye gideceğimize karar vermeden yollarda olduğumuz bir geziydi bu. Fırtına vardı hostele gidelim dedik, manzaramız hoşumuza gitti çadırımızı kurduk.

dsc_2887-3
From there I got away, Me spirits never failing
Landed on the quay just as the ship was sailing…

derken derken bir de baktık neredeyse Wild Atlantic Way’in sonunda, ülkenin en güneyindeyiz. Böylece ülkenin en kuzey noktası olan Malin Head’den en güney noktası olan Mizen Head’e kadar gitmiş olduk**.  Dingle’ın, Blasket Adaları’nın fokları, yunusları, balinalarıyla selamlaştık, Ring of Kerry’nin tüm güzel kasabalarından geçtik. Killarney National Park’ı içinde fink attık.

Ee güney nasıldı peki derseniz; daha turistikti diyebiliriz sanırım. Haliyle az daha canlı, biraz daha renkli, biraz daha pahalı. Yukarıda sokağa masa sandalye koyan kafeler neredeyse yokken aşağıda nüfus hafiften sokakları daha hareketli hâle getirmiş. Gerçi, ‘Sanki burası daha mı yağmursuz ne?’ diyecek kadar şanslı birkaç günde ağırlamıştı bizi.

dsc_2745-8

Donegal’den geldiğimizi söyleyince yerli olarak algılanıp yorgunluk verici tekrarlara gerek duymamanın ya da fazladan sohbetler, açıklamalar, yorumlar yapabilmenin mutluluğu hoş bir rahatlık verdi. Yeni yol tabelaları görmek, yeni isimler öğrenmek, başka aksanlar duymak, yeni yerel radyolar dinlemek güzeldi.

Yaz sonu civarı İrlanda’da seyahat ederken yolda Montbretia adı verilen harika turuncu çiçekler arasında ilerlersiniz. Sağlı sollu yol boyu uzanırlarken keyif almamak mümkün değil. Şöyle biraz da güneş ışığı geldiği anda ışıl ışıl bir manzara seyredersiniz. Öyle neredeymiş diye aranacağınız bir çiçek değil, gözden kaçırmazsınız ama Eylül ayı itibarıyla Temmuz’a kadar falan bir daha göremezsiniz. Ayrıca Ağustos sonu böğürtlenler fora olunca böğürtlen molaları olmadan o yolculuk yolculuk sayılmazdı elbette. Böğürtlen çalıları görünce mehteran misali ilerliyoruz.

dsc_2488-3

Sabahın köründe motor, insan sesleri ortama pek karışmadığı sıralarda beyaz popolarını sallayarak zıplaya zıplaya kaçan tavşanların arasında gitmek,  arabayı kenara çektiğinde yanındaki çite konan bir Robinle selamlaşmak, balinasından, yunusuna, fokuna, sabah uyandıran hoşsohbet kuşlarına kadar faunasıyla iç içe ilerlemek bizi eve dönmekten mütemadiyen alıkoysa da farklı köylerden kasabalardan geçip farklı yollara sapa sapa kuzeye döndük.

Wexford’a da gidip dönersek adayı güzelce düğümleyip paket yapmış olacağız. Gps hareketlerimiz bunu gösteriyor.

rainbow

*İlgili şarkı için bkz. Rocky Road to Dublin

** Coğrafi olarak Mizen Head İrlanda’nın en güney noktası değil, hemen yakınlarındaki Brow Head 9 metre ile Mizen’i geçiyor hatta ülke toprakları olarak değerlendirip de adanın adalarıyla beraber sayılınca işler değişiyor. Ama Malin-Mizen rotasında bisikletçiler ve yürüyüşçüler yardım etkinlikleri yapıyorlar ve gidilebilen yol, kuş uçuşu mesafe alınınca en kuzey ve en güney noktalar Malin ve Mizen olarak değerlendirilmiş. Bu şekilde bir gelenek olarak da devam ediyor.
Ayrıca ülkenin ve tüm adanın 1041 metre ile en yüksek noktası olan Carrauntoohil de County Kerry’de bulunuyor.

Aydinlik, Gayda ve Ekose Etekler…

Posted on

Aylardan Haziran. Zifiri karanlik gormeyeli neredeyse 1 ay olmus, tamam bi Izlanda bi Norvec degil ama yatiyorum etraf aydinlik, kalkiyorum daha aydinlik.
Arkadas bu hava hic mi kararmiyor? Acaba bu durum fotosentez alemini nasil etkiliyor? Hava kararmadigi icin 24 saat oksijen uretmek bitkiler aleminde nasil karsilaniyor? Ben olsam kendimi istismar ediliyormus gibi hissederdim orasi kesin.

Alarm gece 02:00’de caldi. Odalardan gelen off puff! seslerinden sonra cantalarda son kontroller yapildi ve cabuk bir kahvalti sonrasinda 1 saat surecek ve bizi Fanad Deniz Feneri’ne goturecek olan yolculuga basladik. Saat 04:00’te deniz feneri civarinda mekan secmeye calisiyorduk. Uzerimizdeki bulutlar yogun bir gun trafigi gibi sabit hizla devam ediyor, ufukta ara ara gokyuzu gorunuyordu.

D8E_7565-1

Uykuya dalmadan once bir mesaj; Kuzey Irlanda – Lurgan’daki Pipe Band Championship (Gayda Bandosu Sampiyonasi) etkinligi davetiyesi.. Eh, gune bu kadar erken basladik oraya da gideriz diyerek 2 saatlik uykumuza daldik. Alarm 09:00’da caldi, hava hala aydinlikti. Bu defa hedefimiz Kuzey Irlanda’daki Armagh Gozlem Evi. Bizi davet eden Onur’u da ekibe katip Lurgan’a vardik. Irlanda seruvenimizde su ana kadar gordugum en uzun kaldirim kenarina park etmis araba kuyrugu da buradaydi. Park etrafinda park yeri ararken bandolarin sesleri duyulmaya baslamisti. Farkinda degildim belki ama dakikalar sonra hayatimda hic bu kadar etekli erkegi bir arada gormemistim’den baska bir sey dusunemeyecektim.

pipe-band-championship

Sonra bu dusuncelerimi pipe bandosu sesleri sayesinde duyamamaya baslayacak, kendimi Iskocya cayirlarinda hissedecektim. Tabi bu hissiyatta ikide bir kafama koluma o an masum gorunen ancak etkisi bir ay suren isiriklar konduran kahrolasi midge’lerin de etkisi buyuktu.

Coluk cocuk, genc yasli, cumbur cemaat etek giymis. Ben ilk defa esofman altimla bir ortamda siritiyorum. Onur mesela sort giymis, dikkatli bakmayinca kamufle olabiliyor. Tabii midge’ler ona saldirmiyor, bu midge’lerin benle ne alip veremedigi var yahu!?

Muzik sahane, coskulu, yogun!.. Artik ben de icimden eslik ediyorum, hatta bizim grup -Asena, Monika, Onur- kafayla, ayakla melodiye tempo tutuyor. 20 dk sonra kafamizda tek bir melodi var. Tum bandolar ayni marsi caliyor. Arkadaslar repertuvarinizdaki baska sarkilari da calabilir misiniz? Sesten duyulmadi istegim, neyse.. Bence gayda bandosu ile gunumuz pop muziginden ornekler de denenebilir. Tabii icinde bulundugumuz bu her yil duzenlenen etkinligin amaci, 20 civarindaki sehrin gayda bandolarinin, toplamda 4-5 marsta mukemmelligi aramasi olmasaydi onerim belki kabul gorebilirdi.

Etkinlik neredeyse tum katilimcilarin bir odul kazanmasi ile biterken, her bireyi ekose etekli bir grup erkegin olanca testosteronlariyla oynadiklari futbol oyunu hafizamin derinliklerine yer etmekle mesguldu.

Etkinlik alanindan ayrildik, bulutlar aralanmis, hava hic olmadigi kadar aydinlik. Armagh’a donup Onur’u da bizle Letterkenny’e gelmeye ikna ettik. Yol boyunca ozellikle Donegal’e yaklastikca her virajda asiri modifiyeli ralli araclari motorlarindan ovunurcesine bagirarak seyrediyordu. Letterkenny’e yaklasip senede 1 defa olan o uzun trafik konvoyunu gorunce eyvahlar olsun seklinde hatirladigimiz sey ise Donegal Rally haftasonunun geldigi idi. Memleketteki tum bickin beyefendi ve hanimefendilerin Donegal’e gelip yiyip, icip, trafikte zaman gecirdikleri bu haftasonu bizim icin tum yilin en cekilmez haftasonuydu. Ustelik saat 23:00 olmasina ragmen hava da hala kararmamisti.

D8E_7651-6

Fotogünlük #56 – Achill Island

Posted on

Irlanda’nin adalarindan birini daha fethettik.

Achill Island by Özgün Özdemir on 500px.com

Achill Island 2 by Özgün Özdemir on 500px.com

 

Norveç – Fiyortların İçinde

Maceramız kaldığı yerden devam ediyor!

fiyoooooort

Stavanger’dan Bergen’e gitmek için bindiğimiz otobüs, bize yaptığımız en güzel otobüs yolculuklarından birini yaşattı. Gezmek için beş gün gibi kısa bir zamanımız olsa da Norveç içinde uçağa binmeyi aklımızın ucundan bile geçirmemiştik. Nitekim Stavanger-Bergen otobüsü bize Stavanger ya da Bergen şehir merkezinde olmaktan çok daha güzel anlar yaşattı. Kat ettiğimiz her metreyi görüp o nefis doğayı seyrederek yolcu olmak Norveç’i daha fazla hissettirdi. Bu coğrafyaya yolculuk edeceklere de uçak yerine kara ya da tren yolculuğu yapmalarını şiddetle tavsiye ederiz.

bergen2

Şansımıza güneşli bir gündeydik. İç açıcı şekilde parlayan yeşil çayırlarla kontrast hâlindeki kırmızı evleri seyrede seyrede gidiyorduk. Evlerin arasındaki koyunlara bakarken kimler yaşıyor o evlerde, ne yapıyorlar şu an acaba diye düşünüyorduk. O sırada tepemizden alçalan bir kartal dikkatimizi çekti. Kendinden çok emin alçalıyordu. Çok ciddi alçalıyordu. Koyunlara doğru alçalıyordu.  Sanki ‘O kadar düşünmeyin!’ diyordu bize, ‘Bakın ben size düşünecek daha güzel sahneler yaratıyorum’. Bana bakın, bana, bana, kartalınıza! Ve pençeler koyunun üzerindeydi. Yok artık! Gitti tombiş koyun. Kareler hızla akıp geçti önümüzden. Koyunun akıbetini göremedik. Şaşırtırken düşündüren kartalın macerasını sindirirken kendimizi feribotta bulduk. Ne güzel! Biraz fiyort havasının ardından yola devam. Tam uykumuz gelecek gibi olurken bir feribot daha. Dostum bu otobüs bir harika! Oturduğun yerde hiç sıkılmadan gidiveriyorsun. Zamanlamalar müthiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra deniz ürünleriyle, Bryggen bölgesiyle ünlü Bergen… Bryggen, şehrin yüzyıllar boyu en önemli ve hareketli bölgesi olmuş. 1700’lerde ve sonraki zamanlarda yangınlar atlatsa da on ikinci yüzyıldan beri orada. Buradaki sıra sıra renkli evlere bakmak güzel ama az sayıda kalan bu evlerden birinde kalmak daha güzel. Hele de bize kapısını açan Norveçli bir gemi yapımcısı ve evini baştan yaratan bir ahşap ustası olunca seyahatimiz çok daha keyifli ve anlamlı bir hâle gelmişti. Seyahatin güzel yanlarından biri de bu değil miydi?

bergen-bjorn-ev

Norveç’in minik minik, ince ince, zerre zerre işlenmiş batı kıyılarına on sekizinci yüzyıldan kalma bir evin penceresinden iğne deliğinden bakar gibi baktık. Kuzeyli Norveç’i seyrettik, soğuk Norveç’i seyrettik, denizci Norveç’i seyrettik, kendisine dayatılanı kabul etmeyen isyankâr Norveç’i seyrettik, zengin Norveç’i seyrettik, pagan Norveç’i seyrettik, İskandinav Norveç’i seyrettik, mitolojik Norveç’i seyrettik. Norveç güzel, Norveç kendinden emin. Bu kadar soğuk olunca doğa tüm güzelliklerini korumuş, insanlar dokunamamış. Bu kısmı ayrıca güzel.

D8E_4393

Sonra o iğne deliğinden geçip girintili çıkıntılı bir yolculuğa başladık. Bir an toprağın böğrüne böğrüne girip sonra denize doğru çıkarak kıyıları güzelce işledik. Altımızdaki derin suların üzerinde başımızı yükselen dağlara doğru kaldırarak gezimize üç boyutlu bir efekt de katmayı ihmal etmedik. Etmemek mümkün değildi zaten. Adeta Resim Sevinci yaşıyoruz; şu fiyort kıyısında küçük kırmızı bir kulübe varmış, önüne de mutlu bir tekne çizmişler. Şurada da mutlu bir Norveçli balıkçı varmış. Gel gör ki Neutrogena kullanmıyormuş. Norveç’te evinde kaldığımız Björk’ün abisi Bjørn bizlerin bildiği Norveçli balıkçılar ve Neutrogena arasındaki bağa bir türlü anlam veremedi meselâ. Resmen kandırılmışız! Ne gam!

Fiyort içinde akıp giderken arkamızda bıraktığımız, Allah sahibine bağışlasın, o küçük kırmızı kulübede güne uyanmak nasıl olurdu diye düşünemeden edemedik. Bu kıyılarda cirit atan veletler olarak doğsaydık nasıl olurduk diye sormadan edemedik. Fiyort çocuğu olarak her girintiyi çıkıntıyı bilmek güzel olurdu. Her çıkıntının bir adı, her girintinin kenarında bir hatıramız olurdu. Aklım kaldı meselâ; şimdi o kulübede yaşayanlar ne yapıyorlar şu an? Geyik falan görmüşlerdir kesin. Düşünce balonumuzu üflerken fiyort bitti, biz de yeşil tepelerin arasında, içinden ırmak geçen küçük kasabaya geldik. Flåm’a ayak bastığımızda kâğıdın köşesine ya da dağların arasına çizdiğimiz güneş bile vardı. Her şey buradaydı işte. Önümüze serilmiş duruyordu. Meğer Norveç hep içimizdeymiş, zihnimizdeymiş (Bunu İzlanda’ya, Yeni Zelanda’ya gittiğimizde de söyleyeceğim sanki). Çantalarımızı sırtımızdan indirirken buradan dönmek istemiyorduk. Gözümüze uygun ahşap bir evcik bile kestirdik.

fiyort13

flam5

fiyort15

fiyort14

İç çektiğimiz nefesi ancak hızla geride bırakarak kurtulabilirdik ki tren de tam o anda yetişti ve bizi hızla ama hızla deniz seviyesinden yükselterek Neverland’e ulaştırdı ama halk içinde Myrdal diyorlar. Saatte 88 mil hıza ulaşabilseydik bence şu an paralel Norveç’te bir yerlerde olabilirdik ama üçgenimizi tamamlamak üzere Bergen’e dönüp dünyanın en güzel tren rotalarından biri olarak kabul edilen rotalardan birini yapacaktık. Bu tren yolculuğunu gezimizin ya başına ya sonuna bir noktaya koyacaktık zaten. Sonuna denk geldi. Başka yollara düşecek olmanın verdiği heyecanla dağlarının tepelerinde, eteklerinde, eteklerine inen yarıklarında, yarıklardan akan şelalerinin arkasında dolaşmak istediğimiz bu bölgeyi arkamızda bıraktık.

fiyort12

flam2

flam3

flam4

Bu kadar ayrıntılı, özene bözene yapılmış toprakları birkaç günde sindirmek kesinlikle mümkün değil, o azıcık saatler yetmiyor işte. Ama ağzımıza bir parmak bal çalmak bile her hâliyle güzel idi. Norveç’e Giriş 101 kapsamındaki bu seyahatimizi tamamlayıp gelecek level’lara, daha yüksek enlemlere kucak açtık bekliyoruz.

oslo1

                                                                O zaman dans!

Norveç seyahatimizin ilk kısmı için bakınız Norveç – Fiyortların Üzerinde

Norveç – Fiyortların Üzerinde

Yukarı yukarı ve ileri diyerek İrlanda’nın en kuzey noktasına gitmiştik. Çok da uzağında değildik gerçi. Ancak gezegen, o kenarından bacaklarımızı sallandırdığımız falezde sona ermiyordu. İşte biz de yine bir gün böyle düşünürken kuzey yeniden çağırdı bizi, Ryanair de biletleri gönderince Norveç’e doğru yola koyulduk. Davetlere icabet etmek lâzım ne de olsa. Kuzey burası. Thor’un, Odin’in diyarı saksı değil! Ceketin önünü falan hep ilikledik uçaktan inerken.

aDSC_8734

Eylül ayında Norveç’e gidilir miydi? Ne geceyarısı güneşini görebileceğimiz bir zamandı, ne de kuzey ışıklarının garantisi vardı. Ama yazın gitsem sonbaharı, kışın gitsem yazını merak ederim. Bir mevsimden başlamak gerekiyordu. Sonbaharda Norveç fiyortları, mantarları, böğürtlenleri nasıl olurdu, ağaçlar yapraklarını daha mı kuzeyli kuzeyli dökerdi acaba? Yeni Zelanda’nın o sırada yaza doğru geçiş yapmasının Norveç’teki yankıları neydi? Bunları hep not etmek gerekiyordu.

Gökyüzünden gördüğümüz girintili çıkıntılı fiyortlar her kıvrımını keşfedelim diye bekleyen bir harita gibi bakıyordu bize. Haritaların gözümüzün önünde canlanması kadar keyifli ne olabilirdi ki? Burası da varmış gerçekten diyerek haritadan bir yer daha tikledik meselâ.

Tabii ülkede Starklar misâli bir kuzeyli gururu var. Gezip görmek için zamanını, emeğini istiyor. Beş enlem yukarı sıçrayıp Oslo’ya varmak Norveç’i gördüm demek olmayacaktı. “Bu enlemler kutuplara kadar böööyle benim hep!” diyor ülke nitekim.

Norveç büyük vakit küçük. Rygge’de inip Oslo’ya selam ederek ülke kış için kepenkleri kapatmadan fiyortlara tepeden bakmak üzere Pulpit Rock’a doğru devam ettik. Trolltunga dar vakitte, görece az kondisyonla ve Eylül sonunda muhtemelen doğru bir seçenek olmayacaktı. Preikestolen (Pulpit Rock) daha makul bir tırmanıştı. Sadece falezlerden aşağı değil biraz da buzullara, fiyortlara karşı ayakları sallandırıp oturmak lâzımdı. Hem yolda olduğumuzu hissetmek, hem de coğrafyanın görebileceğimiz her yerini görebilmek adına kara ve tren yolculuklarını tercih ettik. NSB‘nin trenleri de bu konuda çok yardımcı oldu. Rahat rahat doğudan batıya doğru gittik hatta güneye de şöyle bir uğradık. İçsel navigasyonumuz fır fır dönmeye başlıyor böyle zamanlarda.

Humm Stavanger: Pulpit Rock’a doğru gidecek feribota binerken geçtiğimiz sokakları hoş. Gidişte dönüşte şehir içinde dolanarak kalacağımız yere gitmek bize yeterli geldi.
Uzun ip belimizde Pulpit Rock’a tırmanmaya giderken otobüs şoförünün sözleri yankılanıyor kulaklarımızda. “Otobüste bir şey yiyip içmeyin, otobüse çer çöp atmayın, otobüsü kirletmeyin, otobüste bir şeyinizi bırakmayın, otobüste bir şeyinizi unutmayın, bak sakın unutmayın. Siz unutursunuz ama kuzey unutmaz!!” Brr soğuk geldi gibi pencereden. Odin ve Thor aşkına karanlık, kuzeyden ağrı geliyor! Sisli dağların ardından uzaklara doğru diyerek bir türkü tutturup öyle tırmandık o yolları: Far over the Misty Mountains cold, To dungeons deep and caverns old.

DSC_8953small

Pulpit Rock’a dört kilometrelik inişli çıkışlı, şelaleli, kayalı bir yoldan gidiliyor. Yeri geliyor şelaleler bacaklarınızın arasından akıyor, yeri geliyor başınızdan aşağı dolu yağıyor… Bir bakıyorsunuz güneş açmış, az önce bulutların altında yatan manzara ihtişamlı ihtişamlı önünüze serilmiş. Pulpit Rock’a gitmek güzel evet ama oraya doğru giden yolda olmak da güzel. Öyle ki kondisyonunuza göre 1,5-2 saat dedikleri yolu 2,5 saatte aldık biz. Yanımızdan insanlar gelip geçerken biz manzara seyri, ahududu yeme, flora fauna incelemeleri peşindeydik. Evet bir tane bile böğürtlen göremedik ama onun yerine leziz ahududular yedik.

D8E_4313small

Kayaya yaklaştıkça biraz hayal kırıklığı başlamıştı. Zira her yer sis ve yağmur altındaydı. Etrafı görme şansımız olacak mıydı? Tüm yaz İrlanda’da göremediğimiz güneşi Norveç’te görüyorduk ama tam tepedeyken iklimin azizliğine mi uğrayacaktık? Evet biraz böyle olacaktı sanki. O kayanın üzerine adım attığımızda, bulutların arasında on metrelik bir görüşle yan yana serpiştirilmiş bir grup insandık. Kalan her yer büyük bir bilinmezlikti. Dikkatli olmamak 600 metre aşağıya doğru uçarak unutulmaz bir fiyort zevki yaşatabilirdi. Böylesine fantastik bir ortamda yapacak tek şey de o kadar yolu geri dönmek yerine aşağı atlamaktı tabii ki ama onun yerine sandviç yemeye karar verdik. Bunu hep yapıyoruz biz. İnsanların bir kısmı, ‘Amaan bu hava açmaz!’ deyip boyunları eğerek geri döndüler.

DSC_9013_tonemappedsmall

İrlanda iklimine aşina kişiler olarak o kadar kötümser değildik. Haklı da çıktık; bulutlar ve sis aynı fantastiklikle dağılıverdi bir süre sonra. Sonra o görüntü karşısında biz de dağıldık. Gezegenin bu kısmındaki coğrafyaya azıcık torpil geçilmiş sanki.D8E_4260_tonemappedsmall

D8E_4214_tonemappedsmall

Bulutların sürekli değişen hareketi ve güneş ışınlarının geliş açısıyla görüntü mütemadiyen değişiyordu. Masal gibi sahneler yaşıyor insan. Karşıdaki tepelerden akan şelaler yer yer parlıyor, bu derin yarıkta bir anda bir gökkuşağı beliriyor, minik yeşil vadiye kurulmuş köy bir aydınlanıyor bir bulanıyor, dere akıyormuşçasına hızla bir sis gelip geçiyor… Her ânı benzersiz.

D8E_4232TIF_tonemappedsmall

DSC_9061small

D8E_4284_5_6_tonemappedsmall

Kayanın üzeri de şenlik alanı gibi. Dünya karması bir nüfus var. Şarkı söyleyen, yoga yapan, poz veren, riskli işlere girişen, birkaç aylık bebekli aileler, interrail ile gezen gençler. Hazır hava da sisliyken seyretmesi pek keyifli oldu. Dünyanın bir ucundan Norveç’e gelip 600 metrelik Pulpit Rock’a çıkıp fiyort gören insan tutumları. Biraz sonra aynı yoldan aşağı inip şehre karışacak herkes.

Ayaklarımız ve biz bir türlü dönmek istemedik. Mevsim uygun olsa da çadırda kalsak diye düşündük, iç çektik. Gecesini de görseydik sabahını da.. Bu ilk seferi böyle olsun diyerek devam ettik. Dönüş yolunda bile, sırf manzarayı biraz daha görmek, daha farklı açılardan görmek için kayaların üzerinden atlaya zıplaya farklı yollardan inmeye çalıştık.

20150925_152513small

Biz o ıslak kayaların üzerinde kaymamak için yavaş yavaş ilerlerken orayı koşarak inip çıkan -ama gerçekten koşan, şort tişört ve koşu ayakkabılarıyla, Iron Man’e hazırlanır gibi, triatlondan fırlamış gibi, göbek bağı fiyort manzaralı bir uçurumun kenarında kesilmiş gibi koşan- Norveçlilere denk gelip beden şartlarımızı bir kez daha gözden geçirmeden edemedik.

Deniz seviyesine indiğimizde ertesi sabah Bergen’e olacak otobüs yolculuğumuzun heyecanıyla sportif Norveçlileri unutup gittik. Ertesi gün yolda bir koyuna saldıracak olan kartalı göreceğimizi henüz bilmiyorduk.

Yazımızın devamı için bakınız Norveç: Fiyortların İçinde