Author Archives: diabolo violette

Kenardan Ağrı Güneye Doğru

d8e_8007-9
Hayatımda ilk defa bir haritanın içinde kendimi bu kadar canlı hissediyorum. Ve ilk kez bir coğrafyanın haritasını bu kadar yakından tanımanın mutluluğunu yaşıyorum. Soran olursa da sık sık dile getiriyorum.

Daha bu ülkeye geldiğim yılın sonunda bulunduğum haritasını, kıvrımlarını, yollarını, kasabalarını doğup büyüdüğüm yerlerden daha iyi bildiğimi ve yaşadığımı hissetmeye başlamıştım. Epey tuhaf bir duygu.

d8e_8026-13
Kişisel olarak baktığımda gece yatarken bilincimin son zerreleriyle sabah kalkarken de gözümü açıp bilincime kavuştuğumda konumumu bilmek gibi bir endişe dolanır içimde. Sağımı solumu, kuzeyimi güneyimi bilmek isterim.

Sosyal olarak bakacak olursak da bir yanıyla elbette ki normal; gezmeyi, keşfetmeyi sevmek, bir toprakta yeni olmak yer yer yerlisinden daha çok kazmak, deşmek demek olabiliyor, onlarca yılını geçirdiğin topraklardan daha iyi bilebiliyorsun artık yeni toprakları. Bir diğer yanıyla da her ne kadar ömrünü geçirsen de bazen olduğun yer sana yeterli imkân ve zamanı tanımıyor -ya da sen o zamanı ve imkânın tanınmasını sağlayacak noktada olmuyorsun- o sebeple tebdil-i mekânın nimetlerini kullanıyorsun. İşte biz de bulunduğumuz mekânda ve zamanda bu nimetleri olabildiğince kullanmaya çalışıyoruz ve bundan büyük bir zevk alıyoruz.

Çünkü ne zaman yollara koyulsak girmediğimiz yan sokak, çıkmadığımız tepe, inmediğimiz düzlük, geçmediğimiz yol bizi arkamızdan arkamızdan dürtüyor. O yüzden Ege’nin kıvrımlı kıyılarına benzeyen İrlanda’nın batı bölgelerinin her türlü girintisine çıkıntısına girerek, adalarına çıkarak,  ırmağından atlayarak, çayırlarında geceleyerek gezmeye çalışıyoruz. Dev bir coğrafya değil burası, kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına dağlar kadar farklılıklar da yok. Ama aynı incelikte kumuna ayak bassam da o ayak bastığım yer daha önce bulunmadığım bir yerse benim için yeni ve heyecan verici oluyor.

dsc_2848-3

İşte bulutlar aralanıp da güneş göründüğünde İrlanda’nın gezegenle olan bağına şahitlik ederken bulutlar geri gelip de alçaldığında adada biz bize samimi bir ortamın oluştuğu günlerin birinde beklenmedik şekilde birkaç günlük bir boşluk elde edip biraz da adanın güneyiyle sosyalleşmek istedik. Ve Kerry’ye doğru sürdük atımızı.

In the merry month of August, From our home we started*

türküsünü tutturarak çıktık yola.

Yola çıkmadan çok az önce kabataslak bir plan yapmış olsak da ertesi gün nerede nasıl kalacağımıza nereye gideceğimize karar vermeden yollarda olduğumuz bir geziydi bu. Fırtına vardı hostele gidelim dedik, manzaramız hoşumuza gitti çadırımızı kurduk.

dsc_2887-3
From there I got away, Me spirits never failing
Landed on the quay just as the ship was sailing…

derken derken bir de baktık neredeyse Wild Atlantic Way’in sonunda, ülkenin en güneyindeyiz. Böylece ülkenin en kuzey noktası olan Malin Head’den en güney noktası olan Mizen Head’e kadar gitmiş olduk**.  Dingle’ın, Blasket Adaları’nın fokları, yunusları, balinalarıyla selamlaştık, Ring of Kerry’nin tüm güzel kasabalarından geçtik. Killarney National Park’ı içinde fink attık.

Ee güney nasıldı peki derseniz; daha turistikti diyebiliriz sanırım. Haliyle az daha canlı, biraz daha renkli, biraz daha pahalı. Yukarıda sokağa masa sandalye koyan kafeler neredeyse yokken aşağıda nüfus hafiften sokakları daha hareketli hâle getirmiş. Gerçi, ‘Sanki burası daha mı yağmursuz ne?’ diyecek kadar şanslı birkaç günde ağırlamıştı bizi.

dsc_2745-8

Donegal’den geldiğimizi söyleyince yerli olarak algılanıp yorgunluk verici tekrarlara gerek duymamanın ya da fazladan sohbetler, açıklamalar, yorumlar yapabilmenin mutluluğu hoş bir rahatlık verdi. Yeni yol tabelaları görmek, yeni isimler öğrenmek, başka aksanlar duymak, yeni yerel radyolar dinlemek güzeldi.

Yaz sonu civarı İrlanda’da seyahat ederken yolda Montbretia adı verilen harika turuncu çiçekler arasında ilerlersiniz. Sağlı sollu yol boyu uzanırlarken keyif almamak mümkün değil. Şöyle biraz da güneş ışığı geldiği anda ışıl ışıl bir manzara seyredersiniz. Öyle neredeymiş diye aranacağınız bir çiçek değil, gözden kaçırmazsınız ama Eylül ayı itibarıyla Temmuz’a kadar falan bir daha göremezsiniz. Ayrıca Ağustos sonu böğürtlenler fora olunca böğürtlen molaları olmadan o yolculuk yolculuk sayılmazdı elbette. Böğürtlen çalıları görünce mehteran misali ilerliyoruz.

dsc_2488-3

Sabahın köründe motor, insan sesleri ortama pek karışmadığı sıralarda beyaz popolarını sallayarak zıplaya zıplaya kaçan tavşanların arasında gitmek,  arabayı kenara çektiğinde yanındaki çite konan bir Robinle selamlaşmak, balinasından, yunusuna, fokuna, sabah uyandıran hoşsohbet kuşlarına kadar faunasıyla iç içe ilerlemek bizi eve dönmekten mütemadiyen alıkoysa da farklı köylerden kasabalardan geçip farklı yollara sapa sapa kuzeye döndük.

Wexford’a da gidip dönersek adayı güzelce düğümleyip paket yapmış olacağız. Gps hareketlerimiz bunu gösteriyor.

rainbow

*İlgili şarkı için bkz. Rocky Road to Dublin

** Coğrafi olarak Mizen Head İrlanda’nın en güney noktası değil, hemen yakınlarındaki Brow Head 9 metre ile Mizen’i geçiyor hatta ülke toprakları olarak değerlendirip de adanın adalarıyla beraber sayılınca işler değişiyor. Ama Malin-Mizen rotasında bisikletçiler ve yürüyüşçüler yardım etkinlikleri yapıyorlar ve gidilebilen yol, kuş uçuşu mesafe alınınca en kuzey ve en güney noktalar Malin ve Mizen olarak değerlendirilmiş. Bu şekilde bir gelenek olarak da devam ediyor.
Ayrıca ülkenin ve tüm adanın 1041 metre ile en yüksek noktası olan Carrauntoohil de County Kerry’de bulunuyor.

İrlanda’da Hangi Dil Konuşuluyor?

Arkadaşlarımızın, blog okuyucularımızın, zaman zaman ailemizin, akrabalarımızın sık sık sorup kafa karışıklığı yaşadıkları bir durum var. İrlanda’da hangi dil konuşuluyor? Gaelik, Gaelce her yerde konuşuluyor mu? İskoçlar da aynı dili konuşmuyor mu? Siz gidince İrlandaca mı öğrendiniz? diye gidiyor sorular..

İrlanda Cumhuriyeti’nin iki tane resmî dili var. Biri İngilizce biri de İrlanda dili. Türkçede İrlandalıların konuştuğu dil için İrlandaca, Gaelik, Gaelce vb. ifadeler kullanılıyor.

İrlanda diline, İrlandalılar İngilizce’de Irish diyorlar, Irish konuşuyoruz diyorlar. English gibi. (“Do you speak Gaelic?” sorusuna “No, I speak Irish” cevabını alırsınız.)

İrlanda diline, İrlandalılar İrlanda dilinde ise Gaeilge diyorlar. Bu dilin de birçok farklı aksanı mevcut.

Peki İskoçya’da da aynı dil konuşulmuyor mu?

İskoçların konuştuğu kelt dili de yine İrlanda dilinden gelişen bir dil. Aynı dil ailesi içindeki akraba diller.
Onların konuştuğu dile İngilizce’de Scottish Gaelic ya da sadece Gaelic, Scottish Gaelic’te ise Gàidhlig deniyor. Telâffuzlarını internetten bulabilirsiniz.

Küçük bir paragrafla dil aileleri açısından bakacak olursak, bu iki dil de Hint-Avrupa dil ailesinin altındaki Kelt dilleri içinde yer alıyor. Bu Kelt dilleri de kendi içinde ayrılıyor elbette. İrlanda ve İskoç dilleri (ayrıca Manx dili) Kelt dilleri altında, Ada/adasal Kelt dilleri içindeki Gaelik (Goidelic/Gaelic) dillerine bağlı diller.
Örneğin Kuzeybatı Fransa’daki Bretagne bölgesinde konuşulan Bretonca ya da Welsh dili de Ada Kelt dilleri içindeki Britonik dillerden.

Dönelim günümüze ve İrlanda’ya… Çocuklar liseye kadar Irish öğreniyorlar ama daha sonrasında bu eğitim zorunlu olmaktan çıkıyor. Bu süreç içinde İngilizce ya da İrlandaca ağırlıklı okullar tercih edilebiliyor.
Sonrasında dil eğitimine devam etmeyen kişiler de bu dili doğal olarak unutuyorlar. Nitekim halk içinde, günlük yaşamda İrlandaca pek kullanılmıyor, konuşulmuyor.   (İrlanda’ya gelmek istiyoruz İrlandaca bilmemiz şart mı diyenler için bir cevap olmuştur umarım. ) Bununla birlikte, resmî kurumlarda işe girmek isteyenler İrlandaca sınavını geçmek durumundalar. Bunun dışında genel olarak ve gelenek olarak herkes çok büyük çoğunluğu İrlandaca ya da İrlandaca kökenli olan yer ve kişi isimlerine vâkıf durumda.
Dil, etkin biçimde konuşulmasa da tabelalar, resmî yazılar, uyarılar vs. iki dilde yazılıyor. İrlanda dilinde yayın yapan radyo ve televizyonlar var, bu dili canlı tutmaya çalışan dernek ve kurumlar var. Halk içinde bütün bu sistemi savunanı da gördük, gereksiz bulanı da… En basit şekliyle söyleyecek olursak, savunanı dilini ve kültürünü canlı tutmak istediklerini, bundan mantıklı bir şey olamayacağı, gereksiz bulanı ise can çekişen ve bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak bu dil ve kültür için gereksiz harcama yapmak savlarını ortaya koyuyor.

İrlanda’da İrlanda dilinin konuşulduğu, yaşadığı bölgelere Gaeltacht adı veriliyor. Aşağıda Gaeltacht haritasının bugünkü hâlini görebilirsiniz. Yeşil alanlar günden güne küçülüyor. Biz bu dilin hâlâ aktif konuşulduğu bölgelerden birinde yaşıyoruz. Donegal, İrlandaca konuşulan en büyük bölge. Kuzeybatı tarafları ve adalarında bu dili konuşmayı sürdüren insanlar, topluluklar var.
Gaeltacht bölgelerine girdiğinizi yol üzerindeki tabelalardan anlayabiliyorsunuz ve bu noktadan itibaren artık yol levhaları, dükkân ve resmi yerlerin tabelaları İngilizce olmuyor. Her yerde İrlandaca. Ama dükkâna, markete girince yine herkes İngilizce konuşuyor, konuşabiliyor elbette. Sadece, İrlandaca konuştuğunuzda cevap alma olasılığı burada daha fazla.
Örneğin yaz okulu gibi bir sistem mevcut: Çocuklarına bu dili öğretmek isteyen aileler onları Gaeltacht’ta yaşayan ailelerin yanına gönderiyorlar yazları.

 

   

İrlanda dili, kültürü, Gaeltacht bölgeleri turizmine dayalı etkinlikler, çalışmalar için çeşitli teşvikler verilebiliyor. Bu şekilde bir seyahat/turizm firması kuran bir arkadaşımızın düzenlediği etkinliklere katılıp bol bol İrlandaca konuşan insanların arasında bulunduk. İrlanda içinde Gaeltacht bölgesine/bölgelerine yakın olmaktan, bu kültürü yakından görmekten son derece mutluyuz. Büyük şehirlerin birinde olsaydık bu kadar içinde olma, deneyimleme şansımız olmayacaktı. Geriye kalan küçük, gerçek İrlanda’yı görmek, yaşamak çok güzel, mümkün olduğunca da içinde olmaya çalışıyoruz.

Kuzey İrlanda’daki dil ve eğitim durumuna o kadar hâkim olmadığım için o kısmı yazamıyorum. O tarafta işler biraz daha farklı ve bu konular biraz daha hassas durumda. İrlandaca, orada birinci ya da ikinci dil resmiyeti yerine azınlık dili statüsünde.

http://www.gaeilge.ie/
http://www.udaras.ie/en/an-ghaeilge-an-ghaeltacht/an-ghaeltacht/
https://en.wikipedia.org/wiki/Gaeltacht

İrlanda’nın Patatesleri

a20160123_010646

İrlanda denince malumunuz akla ilk gelen şeylerden biri patates oluyor. Bizim de bunca zaman bu konuya değinmememiz çok ayıp oldu. Oysa damağınızın ufkunu iki katına çıkarabilecek patatesler yetişiyor burada.

Topraklarında en çok yetişen sebzelerinden biri olunca hâliyle İrlandalılar da patatesi pek bol yiyor. Çok yetişmesinin ve yenmesinin haricinde vakt-i zamanında meydana gelmiş patates kıtlığı ve büyük açlık zamanları göz önüne alınınca manevi açıdan da bir hayli önemli bir yiyecek.
Restoranlara gittiğinizde yanında patates olmayan, patatesle gelmeyen yemek yok diyebiliriz. Hatta bazen yemeğin altında püre, yanında kızartma şeklinde fantastik tabaklar da olabiliyor. Ortaya da biraz fırın patates koyduk mu tamamdır. Anne babalarımız geldiğinde, çocukken köyde yediğimiz lezzetli patates tadı aldık burada yediğimiz patateslerden demişlerdi. Bu da aklımızın bir köşesinde.

Bu kadar zamandır burada olunca patateslerle ister istemez daha ayrıntılı ve özenli ilişkiler içinde bulunduk. Türkiye’de böyle değildi benim için. Pazara gider sadece ‘patates’ alırdım. Türüne dikkat etmezdim, bilmezdim. Gözüme şekli, rengi, tadı çok farklı olan patatesler çarpmazdı da hani… En fazla, taze patates görünce heyecanlanırdım, gözüm parlardı. Burada yelpaze biraz daha geniş.

Biz de, olur da İrlanda’ya gelirseniz marketlerde yabancı kalmayın, bilinçli bir patates alışverişi yapın, bilinçli yiyin, onları sevin diye size patatesleri az biraz tanıtalım istedik. Seyahatlerinizde gittiğiniz coğrafyanın sebzesine, meyvesine dikkat ediyor, patatesi de seviyorsanız ucundan bucağından yardımcı olabilir. Epey fazla tür var ama markette en çok gördüklerimize göre bir liste yaptım. Bir çiftçi edası ya da Vedat Milor tarzında olmayacak elbette ama olduğu kadar işte.

Rooster:

Rooster ile başlayalım. İlk başta pembe/koyu pembe kabuğu ile dikkat çekiyor. Dış yüzeyleri temiz ve pürüzsüz genelde. Markette böyle parıl parıl parıldayıp ‘Al beni, al beni!’ diye dürter. Her defasında ‘Ne güzel yahu bu patatesler’ demeden edemiyoruz.  İçi sarı renkte oluyor. Soyması da kolay. Genelde her çeşit pişirme yöntemine açık bir tür, yılın her zamanı görmek de mümkün.

Queens:

Bu patatesin kabuğu da içi de açık sarı renkli olur. Fırında patates ya da haşlama yapmak için önerilen bir tür.  Kimi diyor ki en iyi fırın olur bir diğeri saçmalama kaynatmak varken pehh diyor. Hatta bazı kaynaklarda pişirmek, haşlamak, fırında yapmak, kızartma ve püre yapmak için uygundur diyor. Geriye de zaten bir çiğ yemek kalıyor. Belki çiğ hâliyle morluklara da iyi geliyor olabilir. Neyse ben karışmıyorum tartışmalarına. Patates insanın kendine yakıştırdığı biçimde pişirdiği bir sebzemizdir. Her türlü güzeldir, her türlü lezzetlidir.  Neyse bu patatesler genelde yaz aylarında boy gösteriyor. Eylül’den sonra falan pek kalmıyor. Yazın İrlanda’ya gelirseniz yollarda yeni sezon Queens diye tabelalar görüp yol üzerindeki çiftçilerden alabilirsiniz.

Bebek Patatesler:

IDShot_540x540 (1)
Bu patatesler çok şirin, küçük sevimli şeyler. Rooster türünün de bebek patatesleri mevcut ama daha çok satılan sarı renklilerinden bahsedelim. Küçük olmasına karşın sert patateslerdir. Hafifçe tatlı bir aroması oluyor. Burada sıklıkla mikrodalga fırında yapılıyor bunlar. Salataya ya da haşlama şeklinde yemek yanına konuyor. Mikrodalgada 5-6 dk’da haşlanıyor olması açısından ani açlıklarda da oldukça başarılı. Bu tür de kendi içinde alt türlere ayrılıyor, Charlotte var Emily var ama artık markette hangisi varsa ona bakıyoruz. Hepsi bizim bebeklerimiz.

Kerr’s Pink:

Kabuğu sarılı hafif pembeli bir tür patates. Biraz girintili çıkıntılı, içi ise beyazımsı, çok açık sarı renkte oluyor. Tadı diğer türlere göre daha topraksı olarak ifade ediliyor. Nev-i şahsına münhasır bir patates. Püresi ve haşlaması öneriliyor. Genellikle yaz sonundan itibaren başlıyor mevsimi. Girintisiz çıkıntısız, pürüzsüz patatesler varken soyması nispeten zor geldiği için pek tercih etmiyoruz ama taze geldiği zamanlarda alıyoruz arada. Mevsimi geldiğinde yine yollarda sıklıkla görürsünüz. Kısaca Pink diyorlar. Yoldaki tabelalarda da öyle yazar.

Golden Wonder:

Sarımsı, kahverengi kabuğu, açık sarı içi olan bir patates. Dışarıdan bakınca biraz kirli topraklı oluyor. Yani Rooster patateslerin yanında öyle görünüyor en azından. Engebesi yine nispeten az olduğundan soyması kolay. Fırında yapmak öneriliyor. Kaynatıldığında çok çabuk patlayıp dağılıyor, patates öyle hemen kaynamaz deyip başından ayrılınca suyun içinden hücre hücre toplamak gerekebilir. Bu durumda püre için de gayet uygun bir tür bence. Yılın çoğu zamanı marketlerde oluyor. Çiftçi amcalar yaz sonu olmaz pek diyorlar sadece.

Maris Piper:

Bu tür en çok kızartma için öneriliyor. Kabuğu nispeten koyu sarı renkte ve hafif benekli , içi ise yine gayet açık sarı, krem renkte. En lezzetli patatesler arasında yer alıyor.

Beyaz Patates:
IDShot_540x540 (2).jpg
Markette en çok görülen patateslerden. bütün yıl bulabiliyorsunuz. Biraz soluk sarı kabuğu var, içi nispeten canlı bir sarı tonunda oluyor. Yine pürüzsüzgillerden olduğu için soyması kolay. Ben de tadından çok bu konuya dikkat ediyorum galiba. Her amaca uygun dense de en çok kaynatmak için öneriliyor. Ancak çabuk pişen bir tür, yine çabuk dağılıyor.

Bunların haricinde de türler var elbette. Bir gün bir patatesçi ile daha ayrıntılı bir görüşme yaparsam eklemelerde bulunurum. Allah bizleri patatessiz bırakmasın diye ümit ediyor, tür ayırmadan hepsini sevelim diyerek yazıma son veriyorum. Bir de kumpirci olaydı iyiydi…
Meselâ şu adresten Tesco’nun marketlerinde satılan patatesleri görebilirsiniz:

http://www.tesco.com/groceries/product/search/default.aspx?searchBox=potatoes&search=Search&N=0&Nao=0

http://www.potato.ie/varieties/

 

Köken Bilir Misiniz? #14 [Ada]

Aylar yıllar oldu bu başlık altına yazmayalı. Bugün buradaki bir sahafta, rafların en dibine konmuş sözlükleri, sekiz olmuş şekilde inceliyordum. Ne demişler sözlük rafların en altına sıkışmış bile olsa çıkarın ve okuyun. Neyse, dükkân sahibi bu kitap aşkımı ödüllendirmek için -belki de hâlime acıdı, bilemiyorum- bir fincan çay ikram etti ve muhabbet açıldı. Sözlükler, sözlükçülük, neden, nasıl derken konu İrlanda ve island kelimelerinin kökenine geldi. Bu kelimelerin anlamı ne? Aralarında bağ var mı yok mu? Her fincan çayın, kahvenin ucunda böyle keyifli sohbetler olsa…

Hem mevcut sözcük bilgimden, hem de hâli hazırda elimde tuttuğum etimoloji sözlüğünden faydalanarak konuyu masaya yatırdık. Buraya da aşırı ayrıntıya girmeden aktarmaya çalışacağım.

İrlanda’nın kökenine sonra değiniriz, nitekim pek bir bağları yok. Ada anlamına gelen İngilizce island kelimesinden yola çıkalım.

Öncelikle island kelimesi içideki s harfinden ötürü Fransızcada da kullanılan île, isle kelimesiyle karıştırılıyor ancak köken olarak bağları yok. Yazının sonuna doğru açıklaması mevcut.

island, Orta İngilizcede, Anglo-Sakson dilinde iland, igland, ealand olarak kullanılmış.

ig (ada)+ land (kara, toprak)   Yani tüm gezegende bolca bulunan ada için su ve kara kelimelerinden bir kelime yapmak çok şaşırtıcı ve uzak değil.

ig‘in içine giriyoruz:
Anglo-Sakson dilinde ieg, ég şeklinde yazılıyor ve
İzlanda dilinde ey,
Germen dilinde aue ( su kenarındaki çayırlık alan),
Danimarka ve İsveç dillerinde ö (ada) şeklinde yazılan kelimelerle aynı kökeni paylaşıyor.

Bu kelimeler de Ön Hint Avrupa dilinde su anlamına gelen ahwia, ahwa kelimesinden geliyor.
Anglo-Saksonlar demiş, Gotlar ahwa olarak kullanmış, eski Germen dilinde aha denmiş, Latincede ise daha aşina olduğumuz aqua kelimesi kullanılmış.

Özet olarak i-land, igland, ealand [su+toprak,kara] şeklinde bir araya gelerek ada anlamına gelen kelimeyi oluşturuyor.
Türkçedeki ada kelimesinin kökenine bunlara ulaştığım kadar çabuk ulaşamadım, ulaşamıyorum, elimin altına onlarca kaynak serilmiyor. Çok üzücü! Ancak Ön Hint Avrupa kökenli ahwa, ahwia kelimeleri ada kelimesine de köken olmuş olabilir. En azından ses olarak çok uzak gelmiyor kulağ(ım)a. İşin uzmanına sormak gerek.

etimolojiturkce.com, ada kelimesi için Ana Türkçe bir sözcükten evrilmiştir demiş.
adag “aynı anlamda” [ İbni Mühenna, Lugat (1300 yılından önce) ]
atov [ Codex Cumanicus (1300) ]

örneklerini vermiş. Kaynak olarak da “Site içeriği Etymonline, NişayanSözlük ve Wikinationary içeriğine ve çevirilerine dayanmaktadır.” demiş (Cümle olduğu gibi kopyalanmıştır). Ancak tatmin edici ya da açıklayıcı bilgiler vermiyor.

Bilenler ayrıntılı şekilde bilgilendirirse bu konuyu da aydınlatıp yazarız buraya.

Diğer taraftan yine İngilizcede (isle), Fransızcada (isle, île -i harfi üzerindeki şapka, vakti zamanında bu harften sonra s harfi olduğunu gösteriyor-), İtalyancada (isola) kullanılan Latince kökenli kelimeye gittiğimizde başka bir dünyaya giriyoruz.
Kökende yine ada, adayla ilgili, adaya ait anlamında kullanılan Latince insula, insularis kelimesi var. O da kuvvetle muhtemel açık denizde, denizde olan, açık denizdeki anlamlarına gelen in salo yatıyor. Salo, açık deniz, büyük deniz anlamındaki Latince salum‘dan geliyor.
Eski Fransızcada île şeklinde kullanılıyor. Sonra s sesi yeniden geliyor. Günümüzde Fransızcasında yeniden kayboluyor.
Bu kelimeyi yarımada anlamındaki peninsula’da görüyoruz meselâ. İnsülin kelimesinde görüyoruz. Pankreastaki Langerhans adacıklarından salgılandığı için bu adı almış.
İtalyancada isola şeklinde kullanılan kelimeden, mimarlık terminolojisinde ayrılmış, bağımsız anlamlarına gelen isolato kelimesi türüyor. Bu, ayrı tutmak, izole etmek, tecrit etmek, yalnız bırakmak, ayırmak, yalıtmak vb. anlamlara gelen insulate, isolate olarak İngilizcede kullanılıyor. Elbette bu sözcükler Fransızcada, İspanyolcada, birçok dilde ve hatta Türkçede de kullanılıyor ancak hem beni bu noktaya getiren sohbet İngilizce gerçekleştiğinden, İngilizce island kelimesinden yola çıkıp ona ulaşmaya çalıştığımızdan ve kaynak sözlüğümüz İngilizce etimoloji sözlüğü olduğundan İngilizcedeki kullanımına göre şekillenmiş bir yazı oldu.

Çok şaşırtıcı, maceralı bir kelime sayılmasa da bugünkü sohbetin ve üzerinde yaşadığımız adanın hatırına uzun süredir yazmadığım bu başlığa iki satır yazmak istedim.

Kaynaklar:

The Concise Dictionary of English Etymology (Wordsworth Reference)  Walter W. Skeat

http://dictionary.reference.com/browse/island

http://www.etymonline.com/index.php?term=island&allowed_in_frame=0

http://www.cnrtl.fr/definition/%C3%AEle

http://www.etimolojiturkce.com/kelime/ada

Norveç – Fiyortların İçinde

Maceramız kaldığı yerden devam ediyor!

fiyoooooort

Stavanger’dan Bergen’e gitmek için bindiğimiz otobüs, bize yaptığımız en güzel otobüs yolculuklarından birini yaşattı. Gezmek için beş gün gibi kısa bir zamanımız olsa da Norveç içinde uçağa binmeyi aklımızın ucundan bile geçirmemiştik. Nitekim Stavanger-Bergen otobüsü bize Stavanger ya da Bergen şehir merkezinde olmaktan çok daha güzel anlar yaşattı. Kat ettiğimiz her metreyi görüp o nefis doğayı seyrederek yolcu olmak Norveç’i daha fazla hissettirdi. Bu coğrafyaya yolculuk edeceklere de uçak yerine kara ya da tren yolculuğu yapmalarını şiddetle tavsiye ederiz.

bergen2

Şansımıza güneşli bir gündeydik. İç açıcı şekilde parlayan yeşil çayırlarla kontrast hâlindeki kırmızı evleri seyrede seyrede gidiyorduk. Evlerin arasındaki koyunlara bakarken kimler yaşıyor o evlerde, ne yapıyorlar şu an acaba diye düşünüyorduk. O sırada tepemizden alçalan bir kartal dikkatimizi çekti. Kendinden çok emin alçalıyordu. Çok ciddi alçalıyordu. Koyunlara doğru alçalıyordu.  Sanki ‘O kadar düşünmeyin!’ diyordu bize, ‘Bakın ben size düşünecek daha güzel sahneler yaratıyorum’. Bana bakın, bana, bana, kartalınıza! Ve pençeler koyunun üzerindeydi. Yok artık! Gitti tombiş koyun. Kareler hızla akıp geçti önümüzden. Koyunun akıbetini göremedik. Şaşırtırken düşündüren kartalın macerasını sindirirken kendimizi feribotta bulduk. Ne güzel! Biraz fiyort havasının ardından yola devam. Tam uykumuz gelecek gibi olurken bir feribot daha. Dostum bu otobüs bir harika! Oturduğun yerde hiç sıkılmadan gidiveriyorsun. Zamanlamalar müthiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra deniz ürünleriyle, Bryggen bölgesiyle ünlü Bergen… Bryggen, şehrin yüzyıllar boyu en önemli ve hareketli bölgesi olmuş. 1700’lerde ve sonraki zamanlarda yangınlar atlatsa da on ikinci yüzyıldan beri orada. Buradaki sıra sıra renkli evlere bakmak güzel ama az sayıda kalan bu evlerden birinde kalmak daha güzel. Hele de bize kapısını açan Norveçli bir gemi yapımcısı ve evini baştan yaratan bir ahşap ustası olunca seyahatimiz çok daha keyifli ve anlamlı bir hâle gelmişti. Seyahatin güzel yanlarından biri de bu değil miydi?

bergen-bjorn-ev

Norveç’in minik minik, ince ince, zerre zerre işlenmiş batı kıyılarına on sekizinci yüzyıldan kalma bir evin penceresinden iğne deliğinden bakar gibi baktık. Kuzeyli Norveç’i seyrettik, soğuk Norveç’i seyrettik, denizci Norveç’i seyrettik, kendisine dayatılanı kabul etmeyen isyankâr Norveç’i seyrettik, zengin Norveç’i seyrettik, pagan Norveç’i seyrettik, İskandinav Norveç’i seyrettik, mitolojik Norveç’i seyrettik. Norveç güzel, Norveç kendinden emin. Bu kadar soğuk olunca doğa tüm güzelliklerini korumuş, insanlar dokunamamış. Bu kısmı ayrıca güzel.

D8E_4393

Sonra o iğne deliğinden geçip girintili çıkıntılı bir yolculuğa başladık. Bir an toprağın böğrüne böğrüne girip sonra denize doğru çıkarak kıyıları güzelce işledik. Altımızdaki derin suların üzerinde başımızı yükselen dağlara doğru kaldırarak gezimize üç boyutlu bir efekt de katmayı ihmal etmedik. Etmemek mümkün değildi zaten. Adeta Resim Sevinci yaşıyoruz; şu fiyort kıyısında küçük kırmızı bir kulübe varmış, önüne de mutlu bir tekne çizmişler. Şurada da mutlu bir Norveçli balıkçı varmış. Gel gör ki Neutrogena kullanmıyormuş. Norveç’te evinde kaldığımız Björk’ün abisi Bjørn bizlerin bildiği Norveçli balıkçılar ve Neutrogena arasındaki bağa bir türlü anlam veremedi meselâ. Resmen kandırılmışız! Ne gam!

Fiyort içinde akıp giderken arkamızda bıraktığımız, Allah sahibine bağışlasın, o küçük kırmızı kulübede güne uyanmak nasıl olurdu diye düşünemeden edemedik. Bu kıyılarda cirit atan veletler olarak doğsaydık nasıl olurduk diye sormadan edemedik. Fiyort çocuğu olarak her girintiyi çıkıntıyı bilmek güzel olurdu. Her çıkıntının bir adı, her girintinin kenarında bir hatıramız olurdu. Aklım kaldı meselâ; şimdi o kulübede yaşayanlar ne yapıyorlar şu an? Geyik falan görmüşlerdir kesin. Düşünce balonumuzu üflerken fiyort bitti, biz de yeşil tepelerin arasında, içinden ırmak geçen küçük kasabaya geldik. Flåm’a ayak bastığımızda kâğıdın köşesine ya da dağların arasına çizdiğimiz güneş bile vardı. Her şey buradaydı işte. Önümüze serilmiş duruyordu. Meğer Norveç hep içimizdeymiş, zihnimizdeymiş (Bunu İzlanda’ya, Yeni Zelanda’ya gittiğimizde de söyleyeceğim sanki). Çantalarımızı sırtımızdan indirirken buradan dönmek istemiyorduk. Gözümüze uygun ahşap bir evcik bile kestirdik.

fiyort13

flam5

fiyort15

fiyort14

İç çektiğimiz nefesi ancak hızla geride bırakarak kurtulabilirdik ki tren de tam o anda yetişti ve bizi hızla ama hızla deniz seviyesinden yükselterek Neverland’e ulaştırdı ama halk içinde Myrdal diyorlar. Saatte 88 mil hıza ulaşabilseydik bence şu an paralel Norveç’te bir yerlerde olabilirdik ama üçgenimizi tamamlamak üzere Bergen’e dönüp dünyanın en güzel tren rotalarından biri olarak kabul edilen rotalardan birini yapacaktık. Bu tren yolculuğunu gezimizin ya başına ya sonuna bir noktaya koyacaktık zaten. Sonuna denk geldi. Başka yollara düşecek olmanın verdiği heyecanla dağlarının tepelerinde, eteklerinde, eteklerine inen yarıklarında, yarıklardan akan şelalerinin arkasında dolaşmak istediğimiz bu bölgeyi arkamızda bıraktık.

fiyort12

flam2

flam3

flam4

Bu kadar ayrıntılı, özene bözene yapılmış toprakları birkaç günde sindirmek kesinlikle mümkün değil, o azıcık saatler yetmiyor işte. Ama ağzımıza bir parmak bal çalmak bile her hâliyle güzel idi. Norveç’e Giriş 101 kapsamındaki bu seyahatimizi tamamlayıp gelecek level’lara, daha yüksek enlemlere kucak açtık bekliyoruz.

oslo1

                                                                O zaman dans!

Norveç seyahatimizin ilk kısmı için bakınız Norveç – Fiyortların Üzerinde